Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı neyi amaçlıyor?

1300

1. AKP Hükümeti de geçmiş hükümetler gibi IMF başta olmak üzere uluslararası mali kuruluşların talepleri doğrultusunda Türkiye’yi yeniden yapılandıracak yasal düzenlemelere hız vermiş görünüyor. Bu kapsamda Yerel Yönetim Reformu tartışmaları da kamuoyunun gündemine taşınmış bulunuyor. Yurttaşların yaşamını ve kentle ilişkisini doğrudan etkileyecek yeni düzenlemelerin, bu işin doğrudan muhattabı halkın, sendikaların, siyasi partilerin ve meslek kuruluşlarının, sivil toplum örgütlerinin bilgisi dışında kapalı kapılar ardında hazırlandığı anlaşılıyor. Hükümete geldiği günden bu yana tüm ülke sorunlarına demokratik bir tartışma zemininde yaklaşacağını iddia eden AKP hükümeti böylelikle en temel demokrasi ilkesini çiğniyor. Bu yaklaşım derhal terk edilmeli, yasa taslağı hemen tartışmaya açılmalı, yasal düzenlemeler demokratik kamuoyunun değerlendirilmeleri gözönüne alınarak şekillendirilmelidir.

2. Devletin sosyal niteliğini ortdan kaldırmayı hedefleyen Kamu Yönetimi Reformu kapsamında gündeme gelen Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı’nı da Türkiye’nin küreselleşme sürecine entegrasyonu kapsamında değerlendirmek olanaklıdır. Uluslararası ve ulusal sermayenin yeni kar alanları yaratma ve var olan kar alanlarını yeniden düzenleme amacı doğrultusunda kamusal mülkiyet tasfiye edilmekte, kamusal yatırım ve hizmetler tümüyle sermaye çevrelerine açılmakta, kamuyu sadece “denetleyici” role çeken bir toplumsal modele geçiş amaçlanmaktadır.

Halbuki yerel yönetimler kamusal alan içerisinde katılımcı bir anlayışın yaşam bulacağı, yerel siyasetin ekonomik kaynakları yönlendirerek demokratikleşme yönünde gelişimin hız kazanacağı çok önemli bir zemindir. Yurttaşların yaşamlarını doğrudan ilgilendiren kararlara katılabilmelerinin yerel ölçeklerde daha kolay olması yerel yönetimlerin demokratikleşme sürecindeki önemini arttırmaktadır.

Yurttaşların yerel yönetimlerdeki karar süreçlerine katılması hem toplumun siyasallaşmasının – siyasetin toplumsallaşmasının bir adımı olabilir, hem de toplumu sermaye tahakkümüne karşı koruma güvencesi getirebilir. Yerel kamusal alanın merkezi kamusal alanla ilişkisi, toplumun ihtiyaçları doğrultusunda tamamlayıcı bir ilişki olmak zorundadır. Burada demokratik bir planlama yerel yönetim – merkezi devlet işbölümünü belirleyecektir.

Kentli yurttaş hakları, insan haklarının bir parçasıdır ve ancak birlikte varolabilirler. Kamunun eşit, kaliteli, parasız eğitim ve sağlık hizmetleri sunması görevi insan haklarının bir parçası olarak devlet bütçesinden karşılanır.

Ancak bu hizmetlerin düzenlenmesi konusunda merkezi yönetim – yerel yönetim işbirliği gündeme gelebilir. Toplukonut, toplu taşıma, temiz bir çevre, temiz su gibi temel ihtiyaçların karşılanması da kar alanının dışında toplumun talepleri doğrultusunda karşılanır.

Yerel Yönetimler Yasa Tasarısı’nın bu anlayışın dışında yurttaşı bir müşteri konumuna iten, kamunun yerel hizmetlerdeki yükümlüklerinden sorumsuzca kurtulmasını hedefleyen bir yaklaşımla hazırlandığı görülmektedir. Özellikle, “kamu kuruluşları piyasada rekabet şartları içinde üretilen mal ve hizmetleri haksız rekabet oluşturacak şekilde üretmez. Bu ilkeye aykırılık teşkil eden bütün birimler tasviye edilir ve yenileri kurulamaz” ifadesi kamunun mal ve hizmet üretimindeki etkinliğini ortadan kaldıran, kamusal yararın yerine kar güdüsünü yerleştiren sermaye yanlısı bir zihniyeti sergilemektedir.

Belediye hizmetlerinin piyasa koşullarına göre fiyatlandırılması ve bu bedelin de o hizmetlerden yararlananlara yani yurttaşlara ödetilmesi, yerel yönetimlerin “özelleştirilmesi” ve “şirketleştirilmesi” amacının bir yansımasıdır. Böylelikle kamusal nitelikteki birçok hizmet ya parçalanarak ya da topdan özelleştirilerek sermaye güçlerinin inisiyatifine terk edilecektir. Bu haliyle yasa tasarısı, belediyelerin görev ve yetki alanlarına giren katı atıkların ve atık suların toplanması, değerlendirilmesi, geri kazanılması ve bertaraf edilmesi gibi pek çok hizmetin ayrı ayrı veya bir bütün olarak, yap – işlet – devret modeline göre şirketlere devrine olanak tanımaktadır. Tasarıyla birlikte özellikle su, kanalizasyon ve diğer hizmetlerin özelleştirilmesinin önü açılmaktadır. Yurttaş hakları değil, müşteri memnuniyeti bazında kamusal mal ve hizmet üreten bir anlayış, yerelleşmeyi elverişli bir zemin olarak görmektedir. Bu zeminde yüksek kar potansiyeli taşıyan yerel alanların kar dinamiğine göre gelişmesi, yoksul yaşam alanlarının ise daha fazla yoksullaşması kaçınılmaz olarak kendini dayatacaktır. Birçok yurttaşın kamusal mal ve hizmetlerden yararlanamaması sosyal hakların yok edilmesinin yanı sıra demokratikleşme sürecinin de zarar görmesidir.

3. Tasarı özellikle altyapı yatırımlarında finansman sorunun çözümü olarak borçlanma yolunu açmakta, böylelikle kamu hizmetlerinin kamu kaynaklarından karşılanması anlayışını terketmektedir. Yerel yönetimlere devlet desteğini çeken, fakat belediyeleri “kredi ve borçlanma yoluyla” finansman bulmaya yönelten tasarı, bu borç ve kredilerin faturasını da yurttaşa çıkaracaktır. Borçlanmaya dayalı bir modelin sürdürülebilmesi için mevcut yerel düzeydeki vergilerin artttırılması, yeni vergi ve harçların konulması teşvik edilmektedir.

Bu model bir yandan vergi toplama kapasitesine sahip yerel yönetimleri, yoksul bölgelere karşı avantajlı kılacak, onları topyekün bir yoksulluğa iterek toplumsal dayanışma ilkesini zedeleyecek, bölgesel eşitsizliklerin derinleşmesine neden olacaktır. Öte yandan küreselleşme sürecinde yerellere vergi toplama yetkisi, yerel birimler arasına sermayeyi çekebilmek için rekabet doğuracak, bu da sermayeye vergi tavizleri verilmesini, vergi yükünün tek tek yurttaşların omuzuna yıkılmasını getirecektir.

Ayrıca “mali kaynak yeterliliği” ölçütü belediye başkanlarını bu gerekçenin arkasına sığınarak istediği mahalle ve semte hizmet götürüp götürmemekte serbest bırakacaktır. Bu da yerel ihtiyaçların karşılanmasını, o yerelin siyasi eğiliminin belediye yönetimiyle bağdaşması koşuluna bağlayabilecektir.

Yerel yönetimlerin gelirlerinin büyük ölçüde merkezi bütçeden karşılanması, buna karşılık bu gelirlerin harcanmasında “katılımcı bütçe” anlayışıyla tüm yurttaşların, mahalle birimlerinin, tüketici inisiyatifleri ve sivil toplum kuruluşlarının inisiyatif sahibi olduğu bir model hem demokratikleşmenin, hem de etkin kaynak kulanımının önünü açacaktır.

4. Bu tasarının diğer bir özelliği de kamu mülkiyetindeki arazilerin yerel yönetimlere devrini kolaylaştırmasıdır. Böyle bir olanağın toplumun ihtiyaçları doğrultusunda kiralamaya veya satışa yönelik toplu konut yapımını, spor, sanat, kültüre yönelik kollektif mekanların inşaatına kullanılması gerekir. Ama tasarının genel zihniyeti, yerel yönetimleri birer şirkete dönüştürerek, rantın yüksek olduğu yerlerde belediyelerin “rant dağıtımını” hızlandırmaya teşvik etmekte, kimi zorlukları sermaye lehine aşarak, kamu arazilerinin talanına kapı açmaktadır; “Mali kaynak yeterliliği” bahanesine sığınarak, belediyelerin kamulaştırma ile elde ettiği arsaları özel ve tüzel kişilere satması yani sermayeye transferi kaçınılmaz hale gelmektedir.

5. Diğer yandan “Personel Rejimi Yasa Tasarısı” ile kamuda istihdam politikasında önemli değişiklikler getirilmekte, yerel yönetimlerde istihdam edilecek memur ve daimi işçilerin sayısı da en aza indirilerek sözleşmeli personel istihdamı ve geçici işçilik yaygınlaştırılmaktadır. Böylelikle istihdam esnekleştirilmekte ve iş güvencesi ortadan kaldırılmaktadır. Bu durumun sendikal örgütlenmeyi zayıflatması da kaçınılmazdır. Ayrıca merkezi idareden yerel yönetimlere aktarılan hizmetlerde çalışan memur ve işçiler tümüyle belirsizliğe sürüklenmektedir. Belediye kurulmasına yönelik nüfus kriterlerinin 2000’den 5000’e çıkarılması (bugün itibariyle belediyelerin %65’nin nüfusu 5000’den azdır.) ile belediye olma özelliğini kaybedecek olan mevcut belediyelerde işçi ve memur statüsünde çalışanlar da bu belirsizlikten nasibini alacaklardır.

Çalışanları doğrudan ilgilendiren bu tip yeni düzenlemelerin özellikle sendiklardan ve çalışanlardan gizlenerek hazırlanması kabul edilemez. Çalışma ve örgütlenme hakkını baltalayan bu gibi yönelimler sadece sosyal devleti değil, toplumsal yaşamı da parçalayan, işsizliğin ve yoksulluğun tehdidi altında halkı açlık koşullarında çalışmaya razı olmaya zorlayan düzenlemelerdir. Belediye hizmetlerinin sürekliliğini de ortadan kaldıran bu yaklaşım kabul edilemez.

Sonuç Olarak; 

Türkiye ve dünya deneyimleri toplumların demokratikleşmesinde yerel yönetimlerin önemli bir işlevi olduğunu gösteriyor. Bu bağlamda Türkiye’de de bir yerel yönetimler reformu zorunluluktur. Bu zorunluluğun bugünkü cemaat – piyasa – devlet üçgenine sıkışmış bir anlayışla giderilemeyeceği açıktır. Üstelik uluslararası ve yerel sermayenin ihityaçlarına uygun politikalar “katılım, şeffaflık, demokratikleşme” gibi kavramların arkasına sığınarak sunulmakta, toplumda bir yanılsama yaratılmaktadır.

Neo- liberal politikaların peşinden sürüklenen AKP hükümeti, yerel yönetimler yasa tasarısı ve gündemdeki diğer yasa tasarılarını tüm anti- demokratik unsurlardan arındırmalı, halk yararına tekrar düzenlemeli ve demokratik tercihini kamuoyunun tartışmasına açmalıdır. Aksi takdirde tercihini emekten ve yoksullardan değil, sermayeden ve güçlülerden yana koymuş bir iktidarla yüzyüze olduğumuz kanıtlanmış olacaktır.

Hayri Kozanoğlu
Genel Başkan
9 Mayıs 2003, Ankara