SERMAYE`NİN YENİ CEPHANELİĞİ: BÜTÇE

511

AKP hükümeti, ülke kaynaklarının harcanmasında toplum çıkarlarını değil sermaye kaprislerini önemsemektedir. Sıcak paraya dayalı büyüme modelinde dış kaynak akımlarına karşı derinleştirdiği bağımlılık ilişkisi ile bütçeyi de bu kapsamda bir araç olarak kullanmaktadır.

Sermaye‘nin Yeni Cephaneliği: Bütçe

Bütçe siyasi bir metindir…
Bugün neoliberalizmin en güçlü silahından biri kamu bütçeleridir. Kamunun, finans kapitalin artan ihtiyaçlarının halktan toplanacak vergilerle finanse edilmesindeki en etkili aracıdır. AKP‘nin de günümüzde izlediği yöntem ve taşıdığı ideoloji IMF ve Dünya Bankası‘nın Washington Uzlaşısı‘nın izlerini taşıyan kamu işletmelerinin özelleştirilmesini, kamu hizmetlerinin ticarileştirilmesini ve serbest piyasanın elinde fiyatlandırılmasını içermektedir. İzlenen yöntem dâhilinde uygulanan politikaları ise sosyal devlet görevinin tasfiyesi ile toplumsal ihtiyaçların değil sermayenin ihtiyaçlarını gözeten sınıfsal uygulamaların oluşturduğu gözlemlenmektedir.

AKP‘nin tarihsel sürecindeki eğilimine baktığımızda ise böyle bir sosyal devletin artık tasfiye edildiği, tarihsel raflara kalktığına tanık olmaktayız. 2012 yılı için açıklanan bütçe kanununda öngörülen rakamlar bu kapsamda açıklayıcıdır. Bütçede ekonomik sınıflandırmada ayrılan payların genel dağılımına bakılacak olunursa göze çarpan rakamlar şu şekildedir, Milli Eğitim Bakanlığı‘na 39 milyar 169 milyon TL, Sağlık Bakanlığı‘na 14 milyar 357 milyon TL ayrılırken, Hazine Müsteşarlığı‘na 64 milyar 705 milyon TL bütçe ayrılmaktadır.

Türkiye ekonomisinde özellikle AKP süreci ile yapısal bir hal kazanmış dış borçlardaki yükselme eğilimi, bütçeden Hazine‘ye ayrılan payın sürekli yükselmesini gerekli kılmaktadır. Devletin dış borçlarının ödenmesi görevini üstlenen Hazine‘ye toplam bütçeden yaklaşık yüzde 19‘a yakın bir pay ayrılırken Milli Eğitim Bakanlığı‘na ayrılan pay yüzde 11‘la sınırlı kalmakta, Sağlık Bakanlığı ise ancak yüzde 4 pay almaya hak kazanabilmektedir.

Türkiye bütçesinde de bütçe tasarrufu, mali disiplin veya mali kural diye tanımlanan düzenlemelerin altında yatan ana neden de ise sermayenin finansallaşması üzerine ortaya çıkan risklerin, “sağlam” yani toplumun kendisine dönük bir bütçe olmaması ve sermayeye hizmet etmesi amacı yatmaktadır.
Bilindiği üzere vergi gelirlerinin yüzde 67`si KDV ve ÖTV toplamından oluşmaktadır. KDV, ÖTV gibi tüketim üzerinden sağlanan dolaylı vergiler ile ise kişilerin gelirlerine bakılmadan, gelir farkı gözetmeden yoksulundan da zengininden de aynı vergi toplanılmaktadır. Günümüzde en temel hakkımız olan suyumuzun, ısınma ve barınma hakkımızın bile ticarileştiği bir ortamda “çılgın tüketim” sistemini yerleştiren AKP hükümeti ile dolaylı vergiler bütçeye sürekli artan bir gelir sağlamaktadır. Örneğin ÖTV, 2006 yılında 36 milyar 926 milyon TL olurken, 2010 yılına geldiğimizde yüzde 55 bir artış ile 57 milyar 285 milyon TL‘ye yükselmiştir. Keza yine paralel bir düzlemde 2006 yılında 15 milyar 911 milyon TL olan KDV geliri, yüzde 65‘lik bir artış ile 2010 yılında 26 milyar 325 milyon TL‘ye çıkmıştır. Bu dönem içinde toplam bütçe paylarına bakılacak olunursa, KDV‘nin 2006 yılında yüzde 9.2‘den 2010 yılında yüzde 10.4‘e çıktığı, ÖTV‘nin ise aynı periyotta yüzde 21‘den yüzde 22,5‘e çıktığı gözlemlenmektedir.

Bu soygun‘a bir son verilmelidir!
Emperyalist kapitalizmin neoliberal düzeninde teslimiyetçi devletlere yüklenilen “küçülen devlet” rolü ile ülke için hazırlanan bütçeler sosyal ve toplumsal niteliğini kaybetmekte, sosyal devlet kimliğinden yoksun bir devlet yapısını her geçen gün daha da kalıtsallaştırmaktadır.

Kamusal hizmetlerin büyük ölçüde ticarileştirilmesi ve serbest piyasanın vicdanına teslim edilmesi ile toplumun kazanımlarına ve haklarının gaspına gün geçtikçe daha fazla tanık olmaktayız. Kamu harcamalarının daraltılması gelir dağılımındaki uçurumları daha da derinleştirerek vergi yükünü işçilerin, memurların ve emeklilerin üzerine yüklemektedir.

Küresel finans tekellerini kucaklayan, sermayenin finansmanı ve enflasyon korkusu için kamu bütçelerinde tasarrufu hedefleyen iktidarların elleri ile yapısallaştırdıkları bu sürecin derhal önüne geçilmeli, hayata geçirilen yapısal dönüşümlere karşı bir mücadele hattı örülmelidir.

Görüyoruz ki AKP hükümeti, ülke kaynaklarının harcanmasında toplum çıkarlarını değil sermaye kaprislerini önemsemektedir. Sıcak paraya dayalı büyüme modelinde dış kaynak akımlarına karşı derinleştirdiği bağımlılık ilişkisi ile bütçeyi de bu kapsamda bir araç olarak kullanmaktadır.
Gelir eşitsizliği ile mücadelede sosyal devletin en önemli araçlarından biri bütçedir. Fakat AKP hükümetinin temsil ettiği neoliberal politikalar ile yeniden tanımlanan bir bütçe yapısı bu eşitliğin uçuruma dönüşmesinde en etkili araç haline dönüşmüştür. Emekçi sınıflardan geliri toplayıp, sermayeye kaynak aktarma aracı olarak kullanılan bütçe gün geçtikçe halkı daha yoksullaştırmakta, haklarını elinden almaktadır.