Program

(9 Nisan 2006′da Kabul Edildi)

  1. Yüzyıl‘da hem uluslararası düzlemde hem de Türkiye‘de, sermaye egemenliğinin dışında ve bunun ötesine geçen bir çözüm aramak, bunun gerektirdiği mücadelenin sorumluluklarını üstlenmek, bir insanlık görevi olarak karşımızda duruyor.

Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan, işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde kendini yeniden üreten eşit, özgür, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışı bu mücadelenin eksenini oluşturuyor.

Bu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü, şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını savunur.

ÖDP, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı, ekolojist, militarizm karşıtı ve feminist bir sosyalizm doğrultusunda, sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını amaçlar.

Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.

Bu nedenle emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokratik ilişkileri yaşamın her alanına yayacakları, siyasetin toplumsallaşması yönünde çaba ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir mücadele hattına ve siyaset tarzına sahip olmayı vazgeçilmez sayar.

İşçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmayı başlıca işlevlerinden biri olarak görür.
Bu anlamda işçilerin, aydınların, kamu emekçilerinin, köylülerin, kısacası tüm emek güçlerinin deneyimlerinin, örgütlenmelerinin, karar alma, denetleme ve yürütme yeteneklerinin geliştirilmesini öngören, tüm toplumsal yaşam alanlarında üretenlerin yöneteceği bir dünyanın şekillenmesine öncelik veren bir eylem planına sahiptir.

DÜNYAYI DA DEĞİŞTİRECEĞİZ!

Dünya 21. Yüzyıl‘ın başında hem bloklar ve devletler arasındaki jeopolitik güç mücadelesinin, hem de çok uluslu şirketler arasındaki ekonomik rekabetin öne çıktığı bir dönemi yaşıyor. Günümüzün emperyalizmi, kapitalist birikimin sorunlarını tüm dünya emekçilerinin sırtından çözmeye çalışan bir siyasi egemenlik biçimi şeklinde ortaya çıkıyor. Bu yeni emperyalizm biçiminde topraklar üzerindeki doğrudan denetim, piyasaların denetimi karşısında ikinci planda kalıyor. IMF, DB, DTÖ gibi uluslararası kurumlar tarafından tasarlanan yeni egemenlik ilişkileri, borçlandırma mekanizmaları, enerji yollarının kontrolü, fikri mülkiyet ve patent haklarıyla kendini gösteren bilimsel ve teknolojik hâkimiyet, kitle iletişim araçlarının muazzam gücüyle desteklenen kültürel hegemonya ile pekişiyor.

İnsanlık dünyanın hemen her yerinde, farklı düzeylerde de olsa yoksulluk, sosyal dışlanma, ekonomik krizler, ekolojik tahribat ve savaş gibi kapitalist sistemin doğasından gelen sorunlarla yüz yüze kalıyor. Diğer bir deyişle, ‘tarihin sonu‘ tezleriyle 20. Yüzyıl‘ın sonunda nihai zaferini ilan eden kapitalizm, iç çelişkilerinin faturasını tüm insanlığa ödetiyor. Öte yandan emperyalistler arası ‘ekonomik rekabetin damgasını vurduğu‘ kapitalist küreselleşmenin bir dönemi, ABD ve İngiltere emperyalizmi başta olmak üzere yandaşlarınca yapılan müdahale ile sona ererken, Irak ve Afganistan‘da tarihin en haksız, adaletsiz, akla, vicdana ve uluslararası hukuka aykırı işgallerinden biri gerçekleştiriliyor. ABD politikalarının gerçek yüzü ortaya çıkıp işgal güçleri bir bataklığa sürüklenirken, fatura gene Ortadoğu halklarının kanı, canı, maddi ve kültürel varlıklarının kaybıyla ödeniyor.

ABD‘nin Balkanlar‘a askeri müdahaleyle başlayan 11 Eylül saldırısının ardından Afganistan ve Irak işgalleriyle süren hamlesinin, henüz ona “süper emperyalizm” kavramlaştırmasını taşıyacak bir dünya imparatoru statüsü kazandırdığı söylenemez. Çok uluslu şirketler arasındaki rekabet dünya ekonomisinin temel bir dinamiği olsa da, ulus devletler arasındaki çatışmaların önemi de göz ardı edilemez. Ulusal ya da bölgesel çekişmeler, sınıf mücadelelerinin, etnik çatışmaların zaman zaman öne çıkması, “ultra emperyalizm” tezindeki uluslar üstü istikrarlı bir düzenin en azından şimdilik geçerli olmadığını gösteriyor. Klasik emperyalizm ise, büyük güçler arasındaki ciddi gerilimlere karşın, topyekün bir askeri çatışmanın ufukta görünmemesi ve uluslararası sermayenin entegrasyonu yolunda mesafe alınması nedeniyle günümüzün emperyalizmini tam olarak açıklayamıyor. Bu nedenle anti-emperyalist mücadele direniş stratejisini üç boyuta da nüfuz edecek kapsamda tasarlamak zorundadır.

ABD emperyalizmi‘nin Irak‘ı köprübaşı seçerek, dünya petrol rezervlerinin üçte ikisine sahip Basra Körfezi‘ni kontrol etme, buradan Hazar Denizi Havzası‘nı da denetim altına alma stratejisi, Ortadoğu ve Kuzey Afrika‘ya yönelik jeopolitik amacı oluşturuyor. Bunun ekonomik boyutu da, Ortadoğu‘da serbest piyasa ekonomisini derinleştirerek, eğitimi destekleyerek, kadının işgücü piyasasına katılımını özendirerek dünyanın ciddi ekonomik potansiyele sahip, ama küresel ekonomiye tam eklemlenememiş bölgesini kapsamak, bölgenin ucuz işgücünü kullanmanın yanında burada kitlesel bir tüketici talebi oluşturmaktır.

Çin, çok ucuz emek gücü, devlet müdahaleciliğine dayanan büyüme stratejisiyle önemli bir dünya ekonomik gücü haline geliyor. Rusya ise petrol ve doğalgaz başta olmak üzere, ekonomik kaynaklarını daha etkin kullanarak, uluslararası bağlantılarını güçlendirerek ve askeri varlığını hissettirerek dünya gücü statüsünü yeniden kazanma çabasını sürdürüyor. Pekin ile Moskova arasındaki jeopolitik rekabetin varlığına karşın, ABD‘nin Orta Asya ve Kafkaslar‘a yerleşme planını boşa çıkarmak amacıyla bölge ülkeleriyle işbirlikleri önem kazanıyor. Önümüzdeki dönem İran ve Hindistan‘ın da gözlemci üye olduğu Şanghay İşbirliği Örgütü üyeleriyle Latin Amerika ve Asya‘nın geri kalan ülkelerinin ekonomik işbirliğinin gelişmesi bekleniyor. ABD ile Hindistan arasında yapılan, Yeni Delhi‘nin nükleer ihtiraslarına tavizleri de içeren geniş kapsamlı son anlaşma söz konusu güçlerin ABD‘yle ilişkilerini sağlam tutma isteğiyle, rakip bir dünya ekonomik ekseni oluşturma çabaları arasındaki gerilimin gelecek on yıllara damgasını vuracağı öngörüsünü doğruluyor.

  1. Yüzyıl‘da hem uluslararası düzlemde hem de Türkiye‘de, sermaye egemenliğinin dışında ve bunun ötesine geçen bir çözüm aramak, bunun gerektirdiği mücadelenin sorumluluklarını üstlenmek, bir insanlık görevi olarak karşımızda duruyor.

Sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan, işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde kendini yeniden üreten eşit, özgür, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya arayışı bu mücadelenin eksenini oluşturuyor.

Bu evrensel ve tarihsel özlemin taşıyıcısı olan Özgürlük ve Dayanışma Partisi, kapitalizmin ve onun insanlığa dayattığı bütün baskı, sömürü, şiddet ve eşitsizlik biçimlerinin ortadan kalkmasını savunur.

ÖDP, özgürlükçü, özyönetimci, enternasyonalist, demokratik planlamacı, ekolojist, militarizm karşıtı ve feminist bir sosyalizm doğrultusunda, sermaye güçlerinin egemenliğini ve emperyalizmin tahakkümünü ortadan kaldırarak emek güçlerinin siyasi iktidarının kurulmasını amaçlar.

Ancak siyasal ve toplumsal alanda devrimci bir değişimin, emekçilerin partisinin herhangi bir biçimde hükümet olmasıyla değil, bizzat işçilerin ve emekçilerin kendilerini yönetmesiyle gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.

Bu nedenle emekçilerin daha bugünden, toplumsal yarar doğrultusundaki faaliyetlerini geliştirecekleri, eşitlikçi, dayanışmacı ve demokratik ilişkileri yaşamın her alanına yayacakları, siyasetin toplumsallaşması yönünde çaba ve girişimlerini sürdürecekleri, yaratıcılıklarını geliştirecekleri bir mücadele hattına ve siyaset tarzına sahip olmayı vazgeçilmez sayar.

İşçi ve emekçileri sermayeden, sermayenin politik parti ve akımlarından ve devletten ideolojik, politik ve örgütsel olarak bağımsızlaştırmayı başlıca işlevlerinden biri olarak görür.

Bu anlamda işçilerin, aydınların, kamu emekçilerinin, köylülerin, kısacası tüm emek güçlerinin deneyimlerinin, örgütlenmelerinin, karar alma, denetleme ve yürütme yeteneklerinin geliştirilmesini öngören, tüm toplumsal yaşam alanlarında üretenlerin yöneteceği bir dünyanın şekillenmesine öncelik veren bir eylem planına sahiptir.

Neo liberalizm tahrip ediyor
Günümüzün kapitalizmi, evrensel niteliğini tüm yeryüzüne taşıyor. Kendi toplumsal ilişkilerini dünyanın her köşesine yayıyor. Kapitalizmin kâr mantığı, sermaye birikim sürecinin gerekleri her toplumsal ilişkiye, yaşam pratiğinin her adımına nüfuz ediyor. Kapitalizmin bugünkü ideolojisi neo liberalizm, bir anlamda piyasayı toplumsal ve politik kontrolün dışına taşımayı hedefliyor. Bu tasarım kapitalist küreselleşmeyi doğal gelişmelerin bir sonucu gibi sunuyor, arkasında uluslararası sermayenin bir politik projesi bulunduğu gerçeğini gizlemeye çalışıyor.

Neo liberal tasarımda devletin işlevi de yerel ekonomileri dünya ekonomisinin gereklerine uyarlamak yönünde değişiyor. Devlet artık ulusal ekonomi ile uluslararası ekonomi arasında bir volan kayışı haline geliyor ve dışarıdan içeriye doğru uluslararasılaşıyor. Bundan böyle ulus devletin görevi, kendi egemenlik alanı içerisinde sınıf, mülkiyet ve piyasalara ilişkin toplumsal ilişkileri kurmak ve yeniden üretmek, uluslararası sermaye birikiminin taleplerini yerine getirmek olarak şekilleniyor.

Neo liberalizmin atağı demokrasinin krizini de derinleştiriyor. Neo liberal zihniyet, kapitalizmin öncüllerine dönüşle, siyaset ve iktisadı farklı kuralları olan iki ayrı alan şeklinde tanımlayarak birbirinden iyice koparıyor. Böylelikle iktisadı toplumsal ihtiyaçlardan, insanların sorunlarından bağımsız, kendini düzenleyen piyasanın sinyallerine göre şekillenen bir özerk alan olarak tanımlıyor. İktisat teknik, alternatifsiz, yargıları sorgulanamaz, ‘halkın talepleri‘nden korunması gereken bir faaliyet alanına dönüşüyor. Siyasi düzlemdeki biçimsel eşitlik görüntüsü, iktisadi eşitsizliklere, sömürü ve dışlanmaya müdahale olanağını perdeliyor.

Her tür eşitsizlik biçimini yeniden üreten neo liberal program, tüm dünyada büyüme temposunun yavaşlaması, işsizliğin ve toplumsal dışlanmanın yaygınlaşması, sosyal devletin ve kamu hizmetlerinin gerilemesi, finansal krizlerin olağanlaşması gibi sonuçlar doğuruyor. Özellikle üretken faaliyetlerin kâr oranlarındaki düşüşler, uluslararası sermayenin spekülatif alanlara yönelmesine yol açıyor. Finansal liberalleşmeyle bu olağanüstü spekülasyon dalgası tetikleniyor. Borsalar, mali piyasalardaki değer artışı; fiziksel sermaye, insan kaynağı, araştırma-geliştirme faaliyetleri gibi reel göstergelere yansımıyor.

Böylelikle finansal varlıkların değeri reel varlıklar aleyhine artıyor, uluslararası rantiye sınıf servetine servet katıyor. Bu gelişmeler kaynakların adaletsiz dağılımına yol açıyor, yatırım eğilimi düşüyor. İşsiz ve yoksullar yavaşlayan büyümenin faturasını öderken, yerel temsilcileri de dâhil uluslar üstü sermaye sınıfı finansal yatırımlardan nemalanıyor, bir anlamda üretim finansın yedeğine sokuluyor.

Kapitalist küreselleşme sürecinde malların, hizmetlerin, sermaye akışlarının önündeki kısıtlamalar ve kontroller hızla ortadan kaldırılıyor. Sermayenin güvenini kazanabilmek kaygısıyla ücretler, çalışma koşulları, istihdam ve sosyal güvenlik standartları, çevre düzenlemeleri aşağıya doğru çekiliyor. Ülkeler arasındaki bu rekabet ‘dibe doğru yarış‘ olarak da adlandırılıyor.

Sermaye, sendikaları, taşeronlaştırma ve üretimi başka ülkelere kaydırma tehdidi ile geriletmeye çalışıyor. Esnek üretimde geçici, kısmi zamanlı, parça başı işler yaygınlaşıyor, özellikle kadınlar neo liberal düzende daha fazla sömürülüyor, daha yoğun baskıyla karşılaşıyor. Böylelikle kadınlar yoksullaşıyor, kadınlar kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin gittikçe daha önemli bir dinamiği haline geliyor.

Kapitalist küreselleşme tüm insani değerlerin üzerinden bir silindir gibi geçiyor. Yoksullaştırıyor, yalnızlaştırıyor, çaresizleştiriyor. Dar milliyetçiliğin etki alanına girenler bir yana, daha kapsayıcı “kolektif kimliklere” dini referanslara sarılmak bir çıkış yolu gibi görünüyor. Ortak paydası Batı karşıtlığı, modernite korkusu olan milliyetçilikten beslenen kökten dincilik veya dini de referans alan bir ırkçılık boy gösterebiliyor. Aynı neoliberal rüzgâr, Batı‘da işini, yaşam standardını kaybetme korkusuna kapılanları kendi mağduriyetlerinin sorumlusu gibi gördüğü Müslümanlar‘a, “ötekilere” hınç biriktiren bir kitle haline getirebiliyor. Giderek demokrasi, insan hakları, hoşgörü, kadın eşitliği gibi değerlerin Batı‘ya, Hıristiyanlığa içkin olduğu tezleri kabul görüyor. Bu ortamda bir kültürel grubun, bir dini inancın açıkça şiddet ve terörle özdeşleştirilmesinin kültürel ırkçılık olduğunun, dinler ve kültürler arası düşmanlığı körüklediğinin altını çizmek büyük önem taşıyor. Diğer yandan hoşgörü, eleştiriye saygı gibi değerler çerçevesinde düşünme ve düşünceyi ifade özgürlüğüne kıskançça sahip çıkmak gerekiyor.

Bilim ve teknikteki ilerlemeler yeni teknolojilerin kullanımının, böylelikle insani ihtiyaçların tatmininin ve üretici güçlerin gelişmesinin olanaklarını yaratıyor. Ama kâr mantığı, bilginin belli ellerde toplanmasına ve bilgi iktidarını pekiştirerek, bu kazanımların insanlık yararına kullanımının engellenmesine neden oluyor.

Tüm insani etkinliklerin metalaştığı bir dünyada kültürel ve sanatsal yaratıcılık da ticari boyut kazanıyor. Serbest ticaret kurallarına tabi tutulan kültür ürünleri zengin müşterilerin egemenliğine giriyor. Büyük şirketlerin sponsorluk ağları dışındaki sanat eserleri sesini duyurmakta zorlanıyor. Bu durum kültürel çeşitliliği baltalıyor, muhalif sanatçıları dışlıyor, yaratıcılığı piyasa taleplerine tabi kılma tehlikesi doğruyor.

Medya hegemonyasıyla, reklâm bombardımanıyla pompalanan tüketim ideolojisi insan-doğa dengesini gözetmiyor. Dev barajların, nükleer enerji üretiminin, ulaşım sistemlerinin doğurduğu hava kirliliğinin, genetik değişime uğramış gıdaların ve tüm bunlara bağlı iklim değişikliklerinin insanlık için oluşturduğu risklere karşı ekolojik güvenliğin savunulması, küresel adalet mücadelesinin en yakıcı taleplerinden biri haline geliyor.

Yeni küreselleşme dalgası üçüncü dünyadaki geçimlik tarım üreticilerini bile uluslararası pazara bağlıyor, topraklarını ve hayvan varlıklarını kaybetmelerine, yoksullaşma ve çözülmeye yol açıyor. Aslında neo liberalizm döneminde dünya gıda üretimi tüketme kapasitesinin üzerinde. Buna karşın açlıktan ölümler her yıl artarken, yetersiz beslenme sorunu da gittikçe yaygınlaşıyor. ABD gibi en zengin ülkeler dahi en temel insani gereksinimleri bile karşılanamayan azımsanamayacak bir nüfus barındırıyor. Tarım üreticilerinin yaşamlarını sürdürebilmesinin yanı sıra, tüketicilerin yeterli ve sağlıklı beslenme ihtiyacının karşılanmasını da içeren taleplerle, çok uluslu gıda şirketlerine karşı mücadele kapitalist küreselleşmeye direnişin başlıca dinamiklerinden biri haline geliyor.

Küresel adalet mücadelesi gelişiyor
Tüm bu gelişmelere karşın, içinde emekçileri, sendikaları, tarım üreticilerini, kadın ve çevre hareketlerini, savaş karşıtlarını, farklı kültür ve kimlik taleplerini, diğer bir deyişle küreselleşme mağdurlarını barındıran alternatif küreselleşme hareketi, 21. Yüzyıl başı sistem karşıtı direnişin önemli bir olgusu olarak karşımıza çıkıyor. Kasım 1999‘da Seattle‘da varlığını hissettiren küresel adalet hareketi, o günden bu yana IMF ve DB toplantıları, G-8, AB zirveleri, Davos toplantıları gibi dünyanın efendilerinin her biraraya gelişinde itirazlarını yükseltiyor, başka bir dünya özlemini gündeme getiriyor. Bir yandan evrensel barış adına savaşlara karşı çıkılırken, öte yandan dünyada kaynakların adil paylaşımı halinde insanlığın tüm temel ihtiyaçlarının giderilebileceği; aç, açık kimse kalmayacağı; eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi temel toplumsal hizmetlerden herkesin yararlanabileceği bir dünya umudu yeşertiliyor. Kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin, “barış olmadan adalet, adalet olmadan barış olmaz” ilkesi üzerinde yükselmesi gereği bir kez daha anlaşılıyor.

Bu süreç hem yeni bir enternasyonalizm anlayışını geliştiriyor, hem de örgütlenme şansını artırıyor. Sermayenin küreselleşmesinden yaşamı ve çıkarı zarar görenlerin, örgütleriyle kapitalist küreselleşmenin karşı kutbunu oluşturma sorumlulukları kendini hissettiriyor. Irak benzeri açık işgaller karşısındaki bağımsızlık talepleri bir yana bırakılırsa, çağın çelişkilerine ancak insan hak ve özgürlükleri, sosyal haklar, emek ve çevre standartlarına ilişkin evrensel taleplerle yaklaşmak etkili oluyor. Emperyalizme karşı mücadelenin enternasyonalist ve kapitalizm karşıtı bir perspektifle, tüm dünyadaki ezilenlerle ortak bir ruhla verildiği zaman anlam kazanacağı bir kez daha doğrulanıyor.

Öte yandan emek ve demokrasi güçleri enternasyonal mücadelede kendi ülkesindeki hükümetleri, parlamentoyu, yerel yönetimleri, kendi talep ve çıkarları doğrultusunda değiştirmek sorumluluğunu taşıyor. Her şeyden önce enternasyonal mücadeleye katkının kendi halkının özlem ve taleplerini seslendirebilmek, onların sorunlarını sahiplenebilecek bir devrimci pratik sergileyebilmekle ve toplumun öz örgütlenmeleriyle bu mücadelenin mümkün olabileceğini akıldan çıkarmamak gerekiyor. Ancak kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin başlıca mevzii olarak sermayenin emekçiler üzerindeki baskı aracı ulus devlete sahip çıkmayı işaret eden bir stratejinin çıkmaz sokak olduğu da görülüyor. Yerel sermaye çevrelerine çapını aşan misyonlar atfeden, dış mihrak saplantısıyla sürekli bir düşman arayışı içinde bulunan, silahlı kuvvetler başta olmak üzere otoriter eğilimlerden medet uman ‘milliyetçi sol‘un dönemin ihtiyaçlarına cevap verme potansiyeli bulunmuyor. Sol, tanımı gereği milliyetçi olamayacağı gibi, sınıfsal perspektiften, emekçi taleplerinden kopuk zihniyetin kendine sol yaftası takması da bir aldatmaca olmaktan öteye gidemiyor.

Bugün neo liberal tasarımı dağıtmanın yolu kamusal alanı demokratikleştirmekten, halkın geleceğini ilgilendiren her kararın yurttaşların katılımı ve onayıyla alınmasını sağlayacak örgütlenmeleri yaygınlaştırmaktan geçiyor. Feminist, ekolojist, savaş ve ırkçılık karşıtı hareketler, insan hakları ve sosyal hakların savunulması, katılımcı politikanın yaygınlaşması temelinde yükselen inisiyatifler kapitalizme karşı mücadeleyi zenginleştiriyor. Bu hareketlerin yeni fikirler, farklı örgütlenme modelleri, alışılmadık mücadele tarzlarıyla toplumsal mücadelelerin ufkunu genişlettiklerini mücadele pratikleri kanıtlıyor. Önümüzde, bu hareketlerin farklılık, özgüllük, özerklik taleplerini ihmal etmeden; yereli, ulusalı, küreseli topyekün değiştirme çabasına eklemlenmelerini sağlamak, onları bütünlüklü muhalefetin bir öznesi yapma görevi duruyor.

Sendikalar ve taban inisiyatifleri gibi katılımcı demokrasinin özneleri olan toplumsal hareketlerin de, toplumu bütünlüklü biçimde değiştirmenin, farklı talep ve beklentileri bir programda birleştirmenin önemine özen göstermeleri gerekiyor. Toplumsal hareketler emek hareketinin teori ve pratiğine katkıda bulunma perspektifini, kendi özgün hedefleriyle kaynaştırdıkları ölçüde, toplumsal muhalefeti güçlendiriyorlar. Böylelikle emekten yana partilerin, çeşitli toplumsal hareketlerin, yurttaş inisiyatiflerinin karşılıklı anlayış, uzlaşma, dayanışma içerisinde, göreceli özerkliklerini koruyarak bir arada bulundukları bir zemin ortaya çıkıyor. Bu zemin ancak farklı muhalefet dinamiklerinin çok renkliliğini yansıtan, emek eksenini kaybetmeden sendikal, ekolojist, feminist, savaş karşıtı hareketlerle köprü kuran, tarım üreticileri hareketlerinin taleplerini kavrayan, çoğulcu ve demokratik bir anlayışla güçleniyor.

Dünya Sosyal Forumu‘nun öncülük ettiği sosyal forumlar, toplumsal muhalefet hareketlerinin, neo liberalizme karşı antikapitalist örgütlenmelerin, savaş karşıtı hareketlerin buluştuğu, sorunları ve çözüm alternatiflerini tartıştıkları en önemli zeminlerden biri olarak gelişiyor. Bir bölgesel izdüşüm olarak Avrupa Sosyal Forumu da giderek etkisini genişletiyor. Antikapitalist Sol Partiler Topluluğu, Avrupa Sol Partisi, işsizliğe karşı Avrupa Yürüyüşü, Üçüncü Dünya‘nın borçlarını silme kampanyası, anti-semitizme, yabancı düşmanlığına ve ırkçılığa, sosyal kazanımların, göçmen haklarının çiğnenmesine karşı çeşitli örgütlenmeler “Avrupa‘yı değiştirme ve başka bir Avrupa” mücadelesinin verilebileceği zeminler olarak şekilleniyor. Aynı zamanda Latin Amerika‘da yükselen toplumsal hareketler ve bu toplumsal hareketlerin desteği ile seçim başarıları kazanan sol partiler neo liberalizme ve emperyalizme direnebilen bütün dünya halklarının umudu oluyor.

Bu enternasyonal örgütlenmeye kendi coğrafyamızda, kendi insanlarımızın birikimlerinden, deneyimlerinden, mücadele pratiklerinden, ülkemizin çok kültürlü, çok kimlikli yapısından katkıda bulunmak; kendi halkımızın başta kapitalizm olmak üzere tüm baskı ve sömürü biçimlerine karşı direnişini örgütleyebilmek; sadece kendi toplumumuza değil, tüm insanlığa sorumluluklarımızın gereğini yerine getirmek gerekiyor.

  1. YÜZYIL İÇİN ÖZGÜRLÜKÇÜ SOSYALİZM

Sermaye egemenliğine ancak kapitalizmi aşmayı hedefleyen ve kapitalizme karşı alternatifini ortaya koyan adil, demokratik, katılımcı bir anlayışla karşı çıkılabilir. Bu yaklaşımda, sınıflı toplumların ortaya çıkışından bu yana insanlığın özlemi olan, işçi ve emekçi sınıfların pratiğinde, eşitlikçi toplumsal muhalefetin vicdanında kendini yeniden üreten sömürüsüz bir dünya arayışı mücadelenin eksenini oluşturur. Temel amaç, insanın özgürlüğü; tüm insanların her türlü baskı, sömürü ve dışlanmadan özgürleşmesidir.

Özgürleşme, Marx‘ın tanımladığı biçimde, insanların yaratıcı potansiyellerinin tam olarak ortaya çıkmasıdır. Her bir kişinin özgürce gelişmesi, başkalarının da özgürce gelişmelerinin önünü açar. İnsanın üretim sürecinde yeteneklerini seferber etmesi, kendini geliştirip gerçekleştirebilmesi, özgürlüğün ilk adımıdır. Böylelikle ihtiyaçlar dünyasında, gittikçe gelişen ve çeşitlenen ihtiyaçları karşılanabilir. Ama asıl özgürlük, zorunluluklar dünyasının bittiği yerde, insanların kendi yeteneklerini geliştiren etkinliklere zaman ayırabildikleri noktada başlar. Bu bağlamda bireysel özgürlüğün savunusu neo liberalizme terk edilmemeli, kolektif yapıların yanı sıra bireysellik ihtiyaçlarına da sahip çıkılmalıdır. Ancak özgüveni gelişmiş, inisiyatif kullanabilen, farklılıkların eşdeğerliliğine sahip çıkan, bireycileşmemiş bireylerle geleceğin toplumu tahayyül edilebilir.

İnsanın potansiyelinin tümüyle açığa çıkmasına izin veren bir topluma ancak sermaye mantığından koparak varılabilir. Bu ise tepeden inme, kitlelerin öz inisiyatiflerine dayanmayan bir öncünün çabasıyla gerçekleşemez. Yalnızca çalışanların kendi kendilerini yönetme kapasitelerinin artışıyla; toplumda demokratik ve katılımcı özyönetim pratiklerinin yaygınlaşmasıyla; insanların başkalarının özgürlüğünü tamamlayıp, zenginleştirdikleri dayanışma ağlarının kurulmasıyla mesafe alınabilir.

ÖDP, bu yaklaşımını özgürlükçü bir sosyalizm tahayyülüne dayandırır. Özgürlükçü sosyalizm derken, eşitlikle özgürlüğün solun iki temel değeri olduğu ve birbirini tamamlayıp güçlendireceğinden hareket eder. Toplumun maddi kaynaklarının paylaşımında, istihdam olanaklarına erişimde, parasız ve nitelikli eğitim, sağlık, sosyal güvenlik haklarının kullanımında tam bir eşitlikten yanadır. Bölüşüm sorunlarının ve sosyal hak taleplerinin ötesine geçen; özyönetimci, demokratik katılımcı bir planlamayı amaçlayan; bireyin karar alma süreçlerine aktif olarak katıldığı, doğrudan demokrasinin uygulandığı, üretenlerin söz, yetki ve karar sahibi olduğu bir toplum tasarımını savunur.

Bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin, her türlü sömürü, ezilme, ayrımcılık, dışlanmaya tepki olarak yükselen kimlik taleplerinin karşılanmasının eşitlikçi bir toplumun da önünü açacağına inanır. Demokratik, çoğulcu, katılımcı bir iktidar olmadan dünyayı değiştirmenin bir hayal olduğu bilincine sahiptir. Ama siyasal ve toplumsal anlamda devrimci bir değişimin kendinin hükümet olmasıyla değil, geniş halk kitlelerinin kendini yönetmesi ve denetlemesiyle oluşacak bir iktidarda gerçekleşeceğini bir an bile gözden yitirmez.

Bu nedenle; siyasalın toplumsallaşmasından, toplumsalın siyasallaşmasından, siyasetin gündelik yaşamın bir parçası, toplumdaki insanların politik süreçlerin öznesi olmasından yanadır. Kendini temsili demokrasi ile sınırlamayan; referandumlar, plebisitler yanında, yaşam ve üretim alanlarında halkın içinde örgütlendiği meclisler aracılığıyla, katılımcı, doğrudan demokrasinin değişik uygulamalarına gerçeklik kazandıran bir anlayışa sahiptir.

Dayanışmayı sadece işçiler, emekçiler arasında değil, şehir ve kır yoksullarını, işsizleri, topraksızları, evsizleri, emeklileri de kapsayan bir toplumsal dayanışma şeklinde yorumlar. Toplumsal dayanışmanın bir hayırseverlik faaliyeti şeklinde değil, kamu kaynakları seferber edilerek hiç kimsenin aç, açık, temel insani gereksinmelerden muhtaç kalmayacak biçimde, insan onuruna uygun tarzda yaşamasının anlaşılmasını amaçlar.

Bu anlamda her bireye, geçmişte ve şu anda üretim sürecine yaptığı katkıya bakılmaksızın kayıtsız şartsız ‘yurttaşlık hakkı‘ ödenmesini savunur. Böylece kişinin eğitim, sağlık gibi temel sosyal hizmetlerden yararlanması yanında, bir insanlık hakkı kapsamında temel malları alabilecek asgari bir satın alma gücüne sahip olmasıyla toplumda hiç kimsenin sefalete sürüklenmemesi sağlanmış olur. Ayrıca bireyleri birbirine adaletli davranmaya, yani dayanışmaya teşvik eden bir anlayışı benimser.

Böylece içinde farklı dünyalara yer olan, kamusal çıkar, ortak refah, sosyal hakları da kapsayan evrensel haklar üzerinde yükselen bir dayanışma uygarlığına ulaşmayı amaçlar. Bu uygarlıkta, kapitalizmin yarattığı insanın kendi emeğine yabancılaşmasının yanı sıra insanın doğaya ve nihayet insanın insana yabancılaşmasının aşılması da hedeflenir.

ÖDP‘nin özgürlükçü sosyalizm anlayışı enternasyonalisttir; kapitalist küreselleşmeye karşı mücadelenin yerel, ulusal, bölgesel ve küresel ölçekteki mücadele ve direnişlerin birbirini tamamlaması ile gerçekleşeceğini savunur. Tüm yerküreye eşit, eşdeğer bu çerçevede ekonomik ve kültürel alışverişte bulunmayı zenginlik sayan bir anlayışla yaklaşır. Bu anlamda kapitalist küreselleşmenin işgücünün serbest dolaşımını engelleyen, vize engelleriyle kültürel alışverişlerin önüne kaleler diken tasarımını teşhir etmeyi görev sayar.

Özgürlükçü sosyalizm özyönetimcidir; üreten-yöneten toplumsal işbölümünün aşılmasını, sadece üretim sisteminde değil, tüm çalışma ve yaşam alanlarında yaşamı o karardan etkilenenlerin karar süreçlerinde etkin olmasını savunur.

Özgürlükçü sosyalizm demokratik planlamacıdır; kişilerin üreten, tüketen kimlikleriyle; meslek kuruluşları, sendikaları, tüketici örgütleri ve taban örgütlenmeleriyle planlama süreçlerine aktif biçimde katılacakları, kaynak tahsisi ve kullanımının çoğunluğun ihtiyaçlarına öncelik verilerek “demokratikleştirilmiş kamusal alanda” kolektif temelde gerçekleştirileceği bir sosyalist planlamadan yanadır.

Özgürlükçü sosyalizm ekolojisttir; kapitalizmin toplumsal yararın önüne kar maksimizasyonunu koyan anlayışı, ‘ne kadar tüketebiliyorsan o kadar insansın‘ sloganıyla ifadesini bulan tüketim ideolojisi karşısında insan-doğa uyumunu temel alan bir dünyayı amaçlar. Çevre sorumluluğu kapsamında yenilenebilir enerji kaynaklarına ağırlık veren, yaşamın sürdürülebilirliğini, doğal dengenin korunmasını gözeten, kalıcı sayılabilecek bir doğa tahribatına yol açması nedeniyle nükleer enerji kullanımına kesinkes karşı çıkan bir tavır benimser. Yenilenebilir kaynakların kullanımını; yenilenemez kaynakların kullanımının ise alternatif sürdürülebilir kaynakların geliştirilmesine bağlanmasını savunur.

Özgürlükçü sosyalizm feministtir; toplumsal cinsiyet çelişkilerinin sınıf çelişkilerine indirgenemeyeceğinin farkında olarak, kadınların “farklılıkların eşitliği” ilkesi temelinde sosyal haklarını ve politik alan dâhil toplumsal yaşamın her kademesinde temsilini, bu anlamda pozitif ayrımcılığı savunur, toplumsal cinsiyet ayrımcılığına karşı tavır alır. Gerek parti zemininde, gerekse yaşamın her alanında pozitif ayrımcılık uygulamalarının gereğini yerine getirir.

Özgürlükçü sosyalizm militarizm karşıtıdır; silahlanma yarışının gezegenimiz için büyük bir tehlike olduğunun farkındadır. Askeri harcamalar, kaynakların toplumsal gereksinmeler için kullanımını engelleyerek, dünyadaki yoksulluğun ve çevre tahribinin en önemli bir nedenidir. Bu nedenle NATO‘nun dağıtılması, evrensel ölçekte ayrımsız bir nükleer, kimyasal, biyolojik silahsızlanma, mayınların tasfiyesi, silahlanma harcamalarında ciddi bir kısıntı, askeri-sınai kompleksin sivil amaçlar için kullanımına dönüştürülmesi dâhil anti-militarist tüm çabaları destekler.

ÖDP çoğulculuğa dayanan bir özgürlükçü sosyalizm tasarımıyla, toplumsal hareketleri kolektif iradenin asli bir öznesi kabul eden anlayışıyla, emek eksenli yönelimiyle, yeni enternasyonalizmi Türkiye‘de temsil eden başlıca partidir. Devrimci siyasetin önünün açılabilmesi, sadece fikirlerin doğruluğu ile değil, doğru fikirlerin gerçek hareketle bütünleşmesine; neo liberal politikalardan yaşamı ve çıkarı zarar görenlerin, yani küreselleşme mağdurlarının örgütlenebilmesine ve geniş kitlelerin güvenini kazanıp onların umudu olabilmeye bağlıdır.

TÜRKİYE‘Yİ DE DEĞİŞTİRECEĞİZ!

Türkiye, kapitalist küreselleşme tasarımının hegemonyasını en belirgin hissettirdiği ülkeler arasındadır. Türkiye‘yi neo liberalizmin laboratuarlarından biri haline getiren 24 Ocak 1980 ekonomik kararları, 12 Eylül 1980 darbe dönemi koşullarında zahmetsizce uygulanmaya başlandı. Bu süreç gelgitleriyle, sınıf mücadelesinin iniş çıkışlarıyla, zaman zaman işçi ve emekçi sınıfların kopardığı tavizlerle sürüyor. 21. Yüzyıl‘la birlikte, özellikle 2001 ekonomik krizinin ardından Türkiye‘nin uluslararası sermayeyle bütünleşme süreci hız kazanıyor. Ticaretin ve finansın liberalleşmesi ülkeyi dünya piyasalarına ve uluslar üstü sermayeye iyice bağlıyor. Kuralsızlaştırmayla kamunun ekonomik karar süreçlerindeki etkisi budanıyor. Kamu işletmelerinin özelleştirilmesi, sosyal hizmetlerin piyasa sistemine tabi kılınmasıyla kamu çıkarı yerini piyasa mantığına bırakıyor. Elbette bu saptamalar eskiden devletin ekonomik rolünün uluslararası sermayeden bağımsız olduğu, ulusal devletin ezen ezilen sınıflara eşit mesafede bulunduğu anlamına gelmiyor. Ancak artık karşımızda iyice kurumlaşmış bir hegemonya; ekonomik, politik, kültürel tüm insani faaliyetleri uluslararası sermaye birikiminin gereklerine teslim etmeye çalışan neo liberal tasarım bulunuyor.

Hiçbir şeyin eskisi gibi kalamadığı bir ortamda, politik sistem, sivil toplum, toplumsal sınıflar, kültürel yaşam sermayenin küreselleşmesinin gereklerine göre şekilleniyor. Siyaset bu ortamda gitgide toplumsal taleplerden, sıradan insanın iş, aş, hizmet gereksinimlerinden uzaklaşıyor; bir umutsuzluk, güvensizlik kapısına dönüşüyor. Seçimler adeta neo liberal programı kimin daha iyi uygulayacağını belirleme yarışı haline geliyor.

Neo liberal politikaların kıskacındaki Türkiye ekonomisinin bir gelecek ufku; yüksek teknolojiye yatırım yapmayı, araştırma-geliştirme fonksiyonlarını geliştirmeyi önüne koyan bir kalkınma stratejisi yoktur. Uluslararası işbölümünde kendine biçilen rolü kabul eden, vasıfsız veya düşük vasıflı emek-düşük ücrete dayanan bir figüran konumundadır. Halkın ihtiyaçlarından kopuk, borç ödemeye, eğitim, sağlık dâhil sermayeye kaynak aktarmaya odaklanmış bütçesi; bağımsız Merkez Bankası adı altında mali sermayenin disiplin arayışına tabi, üretim, istihdamdan kopuk para politikası; tarımdan enerjiye birçok alanı siyasetin dışına taşıyarak uluslararası sermayenin taleplerine göre düzenleyen ‘bağımsız kurulları‘ neo liberal tasarımın köşe taşlarıdır.

Merkez sağ partiler bir yana, siyasal İslamcı, milliyetçi, sosyal demokrat partiler de değişik dönemlerde, uluslararası sermaye programını uygulama güvencesi verdikleri ölçüde koalisyon ortağı olarak hükümet etme fırsatı buldular. Yeniden yapılanma döneminin partisi aranırken, siyasal İslam‘ın 28 Şubat sürecinden kendi açısından ders çıkaran, kendi güvencesini ABD‘nin liderliğindeki Batı ittifaklarında arayan temsilcileri bu boşluğu doldurmada en yüksek başarıyı gösterdi; toplumsal ve cemaat bağları bulunan bir siyasi özne büyük medya desteğinin de etkisiyle, halka küreselleşme politikalarının sorgulanamazlığını tekrarlamak yoluyla teslimiyetçilik, çaresizlik aşılayan ‘muhafazakâr neo liberal‘ bir anlayışla tek başına hükümet oldu.

Türkiye‘deki sosyal demokrasi de, dünyadaki reform vaatlerini terk eden, kapitalist küreselleşme politikalarının yörüngesine giren benzer partiler gibi emekçilerden uzaklaşarak ‘sosyal liberalizm‘den etkilendi. IMF ve Dünya Bankası ile ilişkiler, NATO ve savunma politikası gibi konularda kendini merkez sağ partilerden ayrıştıramaması; ‘yaşam tarzı‘ modernizmi dışında belirgin bir hat tutturamaması sonucu siyasetteki etkisini şehirli orta sınıf seçmenle sınırladı. Demokrasi ve özgürlükler konusunda zaman zaman merkez sağ partilerin dahi gerisine düşmesi nedeniyle kitlelerin bilincinde sağ/sol ayırımını yapma noktasında fikri bulanıklığa neden olurken, siyasetin itibar kaybına da katkıda bulundu.

Bu gelişmeler, piyasa eksenine sıkışmamış, insan ihtiyaçlarını temel alan, gelirin ve servetin adil dağıtıldığı, eşitlikçi ve katılımcı bir ekonomide insanca yaşayabilmenin önemini bir kez daha öne çıkartırken, bunun mücadelesini örgütlü bir toplumda, katılımcı, demokratik bir sendikal anlayışla emekçilerin ortak örgütlenmesi hedefiyle; emekçilerle, emekliler, işsizler, tüketici örgütleriyle vermeyi gerektiriyor. Ekonomide demokrasi, özelleştirmeden değil, güçlü bir kamu sektörü üzerinde emekçilerin denetleyebildiği, en geniş toplumsal ihtiyaçları karşılayabilecek, ekolojik kısıtları dikkate alan, demokratik planlamaya dayalı bir ekonomi çerçevesinde, çalışanların özyönetiminden geçiyor.

Avrupa Birliği kapısında Türkiye
21. Yüzyıl başında Türkiye‘nin AB‘ye üyeliği konusu ülke gündeminin başköşesine oturdu. Türkiye‘nin sistem içi belli başlı güçleri, büyük sermaye, egemen medya, siyasal İslam‘ın 28 Şubat sürecinden ders çıkartarak kendini değiştiren kesimi ve silahlı kuvvetler gelecek stratejilerini AB‘ye entegrasyon üzerine kurdu. Bunda egemen güçlerin kapitalist küreselleşmeye AB üzerinden dâhil olma tercihlerinin önemli bir payı olması kadar, Cumhuriyet‘in 80 yıllık Batılılaşma projesinin varacağı hedef şeklinde kabul görmesinin de etkisi bulunuyor. Sendikal çevrelerin önemli bölümü Avrupa‘da sosyal ve sendikal hakların kurumlaşmış olması üzerinden; Kürt muhalefetinin ana gövdesi kimlik ve kültür taleplerinin AB‘de meşru bir zemin bulacağı beklentisiyle; halkın çoğunluğu da daha iyi bir yaşam düzeyinin ancak AB üzerinden gerçekleşebileceği umuduyla süreci destekliyor.

Türkiye Kopenhag kriterleriyle iç hukukunu AB normlarına göre düzenlerken, Maastricht ekonomik kriterlerinin uygulanması da büyük ölçüde IMF ve DB programları aracılığıyla yürütülüyor. Burada egemenlerin ABD-AB tercihine sıkışmaları sorunu da yaşanmıyor. Çünkü ABD, özellikle 11 Eylül sonrasında, stratejik ortaklarından Türkiye‘yi BOP projesi kapsamında ‘modernleşme‘ deneyini ihraç edebilecek örnek ülke olarak gösteriyor. Öte yandan Türkiye gibi nüfusu büyük, geliri düşük, kültürel farklılığı belirgin bir ülkeye AB kapılarının açılmasını, baş müttefiki İngiltere‘nin de öteden beri karşı çıktığı “Federal Avrupa” projesinin gerçekleşmemesi anlamına geleceği için destekliyor. AB ise, müzakere sürecini başlatarak büyük bir pazara, geniş bir emek havuzuna sahip Türkiye‘yi en azından yedekte tutmayı arzuluyor. Ortadoğu, Kafkaslar ve Orta Asya‘ya yönelik jeostratejik emellerinde Türkiye‘ye ihtiyaç duyabileceğini hesaplıyor. ‘Hazmetme kapasitesi‘ testiyle de nihai kararı verme iradesini elinde tutuyor.

Her koşulda 3 Ekim 2005‘te başlayan AB ile müzakere sürecinin on yılı aşması bekleniyor. Bu da en az bu süreç boyunca tüm ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel tartışmaların AB dolayımı üzerinden yapılması anlamına geliyor. Özellikle tarımda, işgücünün serbest dolaşımında, Gümrük Birliği‘nin tarım ve gıda ürünlerine, hizmetler sektörüne uygulanmasında şiddetli tartışmalar yaşanacağı, hızlı bir değişime tanık olunacağı anlaşılıyor.

Türkiye uluslararası alandaki gelişmeler ve uygulanan neo liberal politikaların etkilerine bağlı olarak iki kampa ayrılma eğiliminde. Bir yanda neo liberal, kapitalist küreselleşme savunucusu kanat; öte yanda ise statükocu, devletçi, şovenist kanat. Bir kutbu AB‘yi yeryüzü cenneti gibi sunan, Brüksel‘in tüm taleplerini kayıtsız şartsız kabul etmeyi emir bilen, piyasacı ve liberal kesim oluşturuyor. Diğer kutupta ise ‘milli hassasiyet‘ demagojisiyle bu süreçte mağduriyet yaşayan kesimleri arkasına alarak; burjuva demokrasisi kapsamındaki demokrasi, insan hakları, özgürlükler karşısında tepki örgütlemeye çalışan; yıkıcılık, bölücülük bahaneleri arkasına sığınan milliyetçi, tepkici cephe bulunuyor. Zaman zaman uygulamaların seyrine göre sermayenin, özellikle güçsüz kesimleri arasında saf tutma konusunda bocalamalar, savrulmalar yaşanabilecek. Her iki tarafın da ortak noktası kendileri gibi düşünmeyen herkesi aynılaştırarak karşı tarafta göstermeye çalışmaları ve projelerinin sınıflarüstü, emekçi taleplerinden, sorunlarından bağımsız olması.

Bu süreçte toplumsal muhalefet güçlerinin bu kampların dışında kalarak, politik hatlarını eşitlik, özgürlük değerlerine sahip çıkarak, anti-emperyalist siyaseti ve enternasyonalist dayanışmayı birleştiren bir çizgi üzerinden yürütmeleri gerekiyor.

‘Emeğin Avrupası‘, ‘sosyal Avrupa‘
Avrupa‘yı değiştirmenin, ‘başka bir Avrupa‘nın, emekten, eşitlikten, özgürlükten, katılımcı demokrasiden, ekolojiden, yurttaş haklarından yana bir ‘sosyal Avrupa‘nın, ‘emeğin Avrupası‘nın kavgasını içerden verenlerle, aynı mücadeleyi AB ile müzakere sürecinde dayanışma içerisinde sürdürmek politik etkimizi de artıracaktır. Böylelikle Türkiye‘de sürdürülen özyönetimci, demokratik bir sosyalizm amaçlı; emeğin sömürüsünün ve kadına yönelik baskının sona erdiği, sürdürülebilir bir yaşama dayanan bir mücadele Avrupa ekseninde de güç kazanacaktır.

AB‘nin, yurttaşların karar verme mekanizmalarından uzak tutuldukları, katılımcılığı engelleyen anti-demokratik kurumsal yapısını, uyguladığı neo liberal politikaları, özellikle AB Komisyonu‘nun elit karakterini eleştirirken, Avrupa‘nın devrimci dönüşümü için mücadele hedefi de önümüzde. Öte yandan, Türkiye solcuları, sosyalistleri olarak uğruna uzun yıllardır mücadeleler verdiğimiz, bedeller ödediğimiz demokratik haklar ve kazanımlara ilişkin AB sürecinde sağlanan ilerlemelere de sahip çıkmak sorumluluğumuz var. Burada emek, demokrasi, insan hakları ve kadın hakları kavramlarının karşılığını yalnızca Avrupa‘da bulabileceği ‘özcü‘ bir varsayıma dayanılmıyor. İzdüşümlerimizin bulunabildiği başka coğrafyalarda da ortak zeminler oluşturmamak için bir neden bulunmuyor. ‘Sosyal Avrupa‘ ve ‘emeğin Avrupası‘ savunucularının Üçüncü Dünya‘ya karşı ırkçı, emperyalist politikaların en ciddi muhalifleri, savaş karşıtı hareketin örgütleyicileri ve küresel adalet hareketinin de bir parçası olduklarını hatırlamak gerekiyor.

Birarada yaşama kültürü
Türkiye‘de de milliyetçi-ırkçı hareketler tıpkı Avrupa‘daki izdüşümleri gibi ekonomik adaletsizliklerin yarattığı toplumsal gerilimlerden kültür temelli bir çatışma için yararlanma gayretindeler. Bu bağlamda Kürt sorunu, Ermeni tehciri trajedisi, Kıbrıs ve azınlık haklarının demokratik bir zeminde tartışılmasını, özgürlükçü, hoşgörülü bir yaklaşımla önyargıların aşılmasını engellemeye çalışıyorlar. Milliyetçilik burada ‘öteki‘leştirdiği kesimleri toplumdan tecrit etme, kendi siyasi eylemlerini ‘sıradan vatandaş‘ tepkisi olarak sunmadaki tecrübesini harekete geçiriyor. ‘Kızıl Elma‘ olarak adlandırılan zihniyetin ‘sol‘ olma iddiasındaki bileşenleri kadar, bazı sol eğilimli çevrelerin içinde yer aldığı ‘yurtseverlik‘ kampanyaları da niyetlerin ötesinde milliyetçiliği besliyor.

Demokratik haklar ve özgürlükler mücadelesini, neo liberal saldırının yarattığı tahribata karşı sosyal haklar mücadelesiyle birleştirmek için gayret sarf edilmelidir. Milliyetçi-ırkçı-mezhepçi provokasyonlara karşı her zaman en geniş güçleri seferber etme ve bu çerçevede toplumsal meşruiyeti bulunan eylemlerden ayrılmama anlayışı izlenmelidir.

Kürt sorununda ‘gönüllü yurttaşlık‘ temelinde bir arada yaşamak hem uygulanma, hem de halkın sorunlarına çözüm üretme potansiyeliyle en uygun çözüm olarak ortaya çıkıyor. Demokratik kültürün en zayıf halkasını Kürt sorununun oluşturduğu bilinciyle, çözümün Türkiye‘nin demokratikleşmesinin önünü açacağı akıldan çıkarılmamalıdır. Kürt kökenli yurttaşların demokratik, siyasal, kültürel haklarını kullanabilmeleri tartışma konusu bile yapılmamalı, toplumsal yaşamın doğal bir unsuru haline gelmelidir. Genel siyasi af dâhil, devletin sorunun demokratik çözümünde kararlılık göstermesi, bölge halkının eşit yurttaşlar olarak sosyal hizmetlerden, istihdam ve yatırım olanaklarından yararlanmasının sağlanması çözümün önünü açacaktır. Bir arada yaşama kültürünün sağlamlaşması, bölgesel eşitsizliklerin kamu eliyle giderilmesi için kararlı bir ‘bölgesel kalkınma planı‘ uygulanmasına; insanların kendi yaşamları ile ilgili kararları kendilerinin alabilmesinin önünü açan yerinden yönetim ilkesinin yaşam bulmasına da bağlıdır.

Hem özgürlük hem eşitlik
Özgürlükçü sosyalist anlayış, eşitlikle özgürlüğün solun iki temel değeri olduğu ve birbirlerini besleyip, güçlendireceği on kabulünden yola çıkar. Hem demokratik, hem sosyal hakların özgürce kullanılabileceği, insanca yaşamın bir gerçek haline geldiği Türkiye‘yi kurmayı amaçlar. Bir iş sahibi olmanın, emeğinin karşılığını alabilmenin, temel sosyal hizmetlerden eşit, parasız, nitelikli biçimde yararlanmanın özgür bir yurttaş olmanın getirdiği evrensel haklar olduğu ve kamunun sorumluluğu altında bulunduğu bilincini yerleştirmeye çalışır. Bunun insanların yaşam tarzlarına, inançlarına, bireysel tercihlerine müdahale hakkını kimseye vermediğine inanır. Bu anlamda bireysel hak ve özgürlüklerin, her türlü sömürü, ezilme, ayrımcılık ve dışlanmaya tepki olarak yükselen kimlik taleplerinin karşılanmasını özgürlükçü bir toplumun gereği sayar. Her insanın ‘çok kültürlü, çok kimlikli‘ Türkiye gerçeğinde anadilini konuşabilmesi, kendi kimlik ve kültürünü, cinsel eğilimini özgürce yaşayabilmesi talebine sahip çıkar.

Özgürlükçü laiklik anlayışıyla, her insanın inanma ve inanmama özgürlüğünü; devletin tüm din, inanç ve mezheplere eşit mesafede bulunmasını, bu anlamda kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamasını; kısaca devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulmasını savunur.

Buna karşın hayatın politik ve sosyal mücadele yerine, bütünlüklü bir anlayıştan yoksun, kimlik politikaları etrafında örülmesinin yanlışlığına dikkat çeker. Bu bağlamda çalışma ve yaşam alanlarının iç içe geçmişliği, bir bireyin birden fazla kimliği taşıması nedeniyle, farklı mücadele zeminlerinin ortaklaştırılmasının önemini vurgular.

ÖDP, kapitalist küreselleşmeye entegrasyon sürecinde neo-liberal politikalardan yaşamı ve çıkarı olumsuz etkilenen, pusulasız kaldığı için umutsuzluğa sürüklenen ve/veya milliyetçi, tepkici, şeriatçı konumlara savrulan emekçi ve yoksul kesimlerin taleplerine soldan bir yanıt üretme, onlarla bu talepleri siyasallaştırarak buluşma misyonunu üstleniyor. Siyasetin temsil ve meşruiyet krizine karşı, siyasetin toplumsallaşması, insanların gündelik yaşamına nüfuz etmesi ile aşağıdan yukarıya siyasetin geri dönüşünü, umudun yeşermesini örgütlemeye çalışıyor. Kendini, özgürlükçü sosyalizm hedefiyle, toplumsal muhalefeti aşağıdan yukarıya inşa etmek, toplumsal hareketlerin yaratılmasına etkin bir biçimde katkıda bulunmak çabasıyla tanımlıyor. Asli sorumluğu kendi ülkesindeki eşitsiz ve adaletsiz düzeni değiştirmek, kendi halkının dert ve taleplerine çözüm bulmak olan yerel ve ulusal mücadelelerin ufkunun tüm yeryüzüne uzanabilecek genişlikte olması gerektiğine, dolayısıyla kapitalist küreselleşmeye karşı direnişin enternasyonalist bir dayanışmadan geçtiğine inanıyor.

MÜCADELE EKSENİ VE EYLEM PLANI

Özgürlük ve Dayanışma Partisi, insanın insanı sömürmesine, sermayenin emek, erkeğin kadın, zenginin yoksul üzerindeki hâkimiyetine, cinsiyet ayrımcılığına, baskıya, şiddet ve eşitsizliğe dayalı düzene son verilmesi için mücadele eder.
Üretenlerin yönettiği, sınıfların egemenliğinin son bulduğu, ezen ve ezilenin olmadığı, toplumun üzerindeki askeri, polisiye ve bürokratik baskı ve denetimin ortadan kalktığı, ekonomik karar ve planlama süreçlerinin çalışan ve üreten çoğunluğun iradesine dayandığı bir dünyayı amaçlar.
Kadınların ekonomik, siyasal ve toplumsal düzeyde ve gündelik hayatta erkeklerle eşit olduğu; insanlar arasında dil, etnik köken ve inanç farklılıklarına dayanan ayrımcılığın son bulduğu; uluslar arasındaki düşmanlıkların sona erdiği; ulusların kendi kaderlerini özgürce tayin edebildiği; insanın kendisiyle ve doğayla barıştığı ve barışın kuşattığı bir toplumu hedefler.
Bu hedef doğrultusunda kapitalizmin sınırlarını bugünden aşmaya yönelen bir eylem ve mücadele planına sahiptir.

HALK EGEMENLİĞİ VE SINIRSIZ SİYASAL ÖZGÜRLÜK!

* Türkiye toplumunu 12 Eylül darbesinin yarattığı anti demokratik rejime hapsetmiş olan 1982 Anayasası‘nın yapılan değişikliklere rağmen ‘geçici maddeleri‘ dâhil anti demokratik içeriği değişmemiştir. Tüm toplum kesimlerinin katılımıyla demokratik bir tartışma ortamı yaratılmalı, özgürlükçü, demokratik yeni bir anayasa hazırlanmalıdır. Anayasa, evrensel olarak kabul edilmiş insan haklarını ve uluslararası anlaşmalarla teminat altına alınmış bireysel hakları çekincesiz içermelidir. Anayasada sadece demokratik hak ve özgürlükler değil, ekonomik ve sosyal haklar da güvence altına alınmalı, yurttaşların temel ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarının giderilmesi devletin anayasal sorumluluğu olmalıdır.
* Siyasi Partiler Yasaları ile siyasete getirilen tüm kısıtlamalar kaldırılmalı; her türlü düşüncenin örgütlenme hakkı tanınmalı; hiç bir siyasi parti amaçları yüzünden kapatılmamalı, lider sultasına yol açan hükümler değişmeli, parti içi demokrasi esas kabul edilmelidir.
* Kadınlar lehine pozitif ayrımcılık ilkesi anayasa, siyasi partiler ve ilgili tüm yasalarda yer almalıdır. Kadınların siyasal temsilini artırmak için tüm siyasi partilere kota zorunluluğu getirilmelidir. Tüm yasalardaki cinsiyetçi bakış açısı ve cezalandırma mantığı değiştirilmelidir.
* Seçim Yasası temsilde adalet ilkesini sağlayacak şekilde demokratikleştirilmeli, barajlar kaldırılmalıdır. Yasada siyasi ittifaklara imkân tanınmalı, partilere propaganda konusunda eşit haklar sağlanmalı, Hazine yardımı esasları ‘adil yararlanma‘ ilkesi ile yeniden düzenlenmelidir.
* Merkezi ve yerel hükümet memurlarının seçilmiş yerel yönetim organları üzerindeki üstünlüğüne son verilerek, genel ve yerel meclisler iktidarın kaynağı haline getirilmelidir. Halkın her düzeyde kendisini yönetmesi için örgütlenmesinin ve her tür barışçı eylemin önündeki kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Merkezi devletin yetkileri azaltılıp, yerel yönetimler ve yerel iktidarlar güçlendirilmelidir.
* Silahlı devlet güçlerinin halk temsilcileri üzerindeki üstünlüğünün bir kaynağı olan MGK‘nın anayasal statüsüne son verilmeli, Genelkurmay Başkanlığı Milli Savunma Bakanlığı‘na bağlanmalı, orduya iç güvenlikle ilgili herhangi bir görev verilmesi yasal ve idari düzenlemelerle önlenmelidir; askerlik hizmetlerinin yerine getirilmesinde ahlaki ve vicdani normlar gözetilmeli, ‘vicdani redde‘ hukuksal statü kazandırılmalıdır.
* Güvenlik ve istihbarat birimlerinin yurttaşlarla ilgili yasadışı bilgi toplamalarına, yurttaşların dosyalanmasına ve fişlenmesine son verilmeli, varolan bu tür kayıtlar yok edilmeli, yurttaşlar kendilerine ilişkin her tür polis kaydına istedikleri an ulaşabilmelidir.
* Devlet içindeki örtülü, yasama denetimi dışına kaydırılmış olan veya hukuksal dayanağı olmayan tüm birimler lağvedilmeli; MİT ve benzeri birimler Meclis denetimine açılmalıdır. Örtülü ödenek kaldırılmalı ve bugüne kadar yapılan harcamalar Meclis denetimine açılmalıdır. Gizli yönetmelikler açıklanmalı, bu tür kuruluşların gerçekleştirdikleri yasadışı faaliyetlere karışanlar yargılanmalıdır. Terörle Mücadele Yasası bütün hükümleriyle birlikte kaldırılmalıdır.
* F tipi cezaevi uygulamasına ve diğer tecrit esaslı uygulamalara son verilmeli, tüm tutuklu ve hükümlüler için insani yaşam koşulları sağlanmalıdır.
* Yasalar ve anayasa ile ilgili bütün düzenlemeler sırasında Paris Şartı, AGİT ilke ve kararları, Helsinki Nihai Senedi, ILO standartları ve Avrupa Konseyi ilke ve kararları ile elde edilmiş olan emekçi kazanımları asgari standart kabul edilmelidir.

ÜRETENLERİN YÖNETTİĞİ, TOPLUMSAL İHTİYAÇLAR İÇİN BİR EKONOMİ!

* Temel ekonomik kararların sermayenin kar beklentilerine, kendini düzenleyen piyasa mekanizmasının buyruklarına göre değil, toplumun ihtiyaçlarına göre saptandığı bir ekonomi tasarlanmalıdır.
* Ekonominin temel üretim ve yatırım kararlarında, şirket idareleri değil, halk temsilcilerinin ve emekçi örgütlerinin tavsiye ve kararları ile yönlenen demokratik planlama organları belirleyici olmalıdır. Bu kararların uygulanmasını gerek işletme ölçeğinde, gerekse bölgesel ve ulusal düzeylerde emekçi örgütleri ve temsilcileri denetlemelidir.
* Neo liberal saldırının en belirgin uygulamalarından olan, emek kesiminin kazanımlarının yitirilmesi anlamına gelen özelleştirme uygulamalarına son verilerek, özelleştirilen tüm kuruluşların tekrar kamu mülkiyetine alınması için mücadele edilmelidir. Kamu işletmelerinde yolsuzluklara, usulsüzlüklere karşı o işletmede çalışan emekçilerin yönetim ve denetimin yanı sıra, yaşamı o işletmenin kararlarından etkilenen tüketicilerin, yöre halkının, işletme-doğa ilişkilerini gözeten çevreci inisiyatiflerin de denetim süreçlerine katılımları sağlanmalıdır.
* Katılımcı bütçe uygulaması yoluyla, kamu bütçesinin demokratik, katılımcı ve eşitlikçi bir tarzla sendikalar, meslek kuruluşları, tüketici örgütlerinin ve diğer demokratik kitle örgütlerinin önerileri göz önüne alınarak düzenlenmesi öngörülmelidir. Bütçe mali sermayenin ihtiyaçlarına göre değil, toplumun eğitim, sağlık, sosyal güvenlik, konut, toplu taşımacılık gibi temel gereksinimlerinin karşılanması önceliğiyle düzenlenmelidir. Kamu bütçesinde askeri ve bürokratik harcamalar en aza indirilmelidir. Faiz ödeyen bütçe anlayışı terk edilmelidir.
* Kadınların toplumsal eşitsizliğinin giderilmesi yönünde düzenlemeler yapılmalıdır. Tüm insanların yaşamını ve toplumun sürekliliğini sağlamada gerekli olan, kadının yapması gereken işler şeklinde algılanan ve ücretsiz olarak yapılan bütün ev işleri, çocuk, yaşlı bakımı vb. işlerin ekonomiye katkı sağlayan ve servet yaratan işler oluşundan yola çıkarak; asgari ücret ve temel ücret belirlenmesinde ev içi emek görünür kılınmalı ve ücretlere yansıtılmalıdır.
* Adil bir gelir dağılımının yaratılabilmesi için, harcamaları değil gelir ve serveti temel alan artan oranlı bir vergi sistemi uygulanmalıdır. Uluslararası parasal işlemlerden vergi alınmalı, sermaye kontrolleri yeniden uygulanmalıdır.
* Araştırma-geliştirme (AR-GE) faaliyetlerine önem verilmesi, gerekli kaynak ayrılması bir zorunluluktur. Ekolojik kaygılar da gözetilerek yüksek teknolojiye dayalı sanayilere ve teknoloji üretimine yönelmek, eğitim sistemini buna göre tasarlamak, kamu kaynaklarından gerekli fonları ayırmak gereklidir. Bilgiyi tekelleştiren Veri Koruma Yasası kaldırılmalı, yazılım hegemonyalarına karşı kamusal seçenekler geliştirilmeli, bilimsel gelişmelerin insanlığın ortak kullanımına açılması sağlanmalı, bu gelişmeler patentlenmemelidir.
* Dünyada gözlenen en belirgin adaletsizliklerden birisi yoksul ülkelerin dış gelirlerinin önemli bir bölümünü IMF gibi uluslararası mali kuruluşlara, bankalara ve Kuzey‘deki hükümetlere borç olarak ödemeleridir. Türkiye‘nin de tüm ekonomik önceliklerini tahakküm altına alan bu uygulamaya karşı çıkılmalı; Üçüncü Dünya‘nın borçlarının iptali talebi kapsamında bu boyunduruktan kurtulmak için kamunun dış borçları silinmelidir.
* Herkes sırf bu ülkenin yurttaşı, doğal ve fiziksel kaynakların paydaşı olma kimliğiyle toplumsal refahtan pay almalıdır. Bu anlamda herkese yurttaşlık geliri ödenmesi bir hak olarak kabul edilmelidir.
* Kamu açıklarını kapatmanın yolu, KİT‘lerin tasfiyesi ile eğitim, sağlık ve diğer sosyal harcamaların ortadan kaldırılmasından geçemez. Verimsiz kamu girişimlerinin verimli hale getirilmesi için, teknolojik yenilenme, işletmelerin çalışanlarca denetlenmesi, muhasebe sistemlerinin saydamlaştırılması ve personel politikalarının siyasi tercihlerden arındırılması gerekir.
* Küçük ve orta boyutlu işletmelerin ihtiyaçları da dikkate alınmalıdır. Bu işletmelerin yarattıkları katma değerden haklarına düşen payı alabilmeleri için ucuz kredilerle, enerji ve ham madde destekleriyle, sağladıkları istihdama paralel olarak teşvik edilmeleri sağlanmalıdır.

HERKESE İŞ! EMEKÇİYE DAHA FAZLA HAK!

* Bir insan hakkı olarak çalışma hakkının herkes için yaşama geçirilmesi yönünde, tam istihdam politikaları uygulanmalı ve iş gününü ücretler düşürülmeksizin kısaltma amacı genel bir ilke olarak benimsenmelidir. İşsizlikle terbiye edilmeye çalışılan emekçilerin yanı sıra, yedek emek ordusu tehdidiyle haklarında kısıntıya gidilen emekçilerin sorunlarının kapitalizmden kaynaklandığı saptamasıyla tüm emek kesimi ortak mücadele etmelidir.
* Hem mevcut işlerin daha fazla kişi arasında paylaştırılması, hem de daha kısa çalışma saatlerinden kaynaklanan boş zaman olanağını ücretlilerin etkin bir biçimde kullanabilmesi için çalışma saatleri azaltılarak ilk planda 35 saate indirilmelidir. Böylelikle emekçiler politik süreçlere daha aktif olarak katılabilirler ve adil bir ekonominin gerek duyduğu katılımcı bütçe, demokratik planlama uygulamalarının daha aktif bir öznesi olarak değerlendirebilirler.
* Emek piyasasının cinsiyetçilikten arındırılması için mücadele edilmeli, kadınlar lehine pozitif ayrımcılık uygulanmalı, çalışma saatleri, ücretler ve tüm çalışma yaşamı buna göre düzenlenmelidir.
* Sendikacılığın yozlaşmasına, çalışma yaşamının sendika tekellerinin hakimiyetine girmesine yol açan iş yeri ve iş kolu barajları kaldırılmalıdır. Sendikal hayatı düzenleyen kurallar emekçi taleplerini gözetecek şekilde değiştirilmeli, emekçilerin ekonomik örgütlenme, grev, toplu sözleşme ve sendikalaşma haklarını gerçekleştirmesinin önündeki bütün engeller kaldırılmalıdır. İşçiler, kamu emekçileri, emekliler, örgütsüz emekçiler, işsizler ve kent yoksulları ortak bir kader duygusu içerisinde mücadele etmelidir. Kamusal alanı daraltmaya ve sendikasızlaşmaya yol açan neo liberal politikalara karşı emek hareketinin kazanım ve birikimleri korunmalı ve geliştirilmelidir.
* Kadınların sendikalardaki temsiliyeti artırılmalı, en az kota uygulaması getirilmeli, çalışma koşulları ve temsilin önündeki engeller kaldırılmalı, buna uygun düzenlemeler yapılmalıdır.
* Sendikalaşma, grev ve toplu sözleşme yasakları bütün kamusal ve özel işletmeler için ayrım gözetmeksizin kaldırılmalı, askeri personel ve güvenlik personeli de dahil bütün ücretliler için sendikalaşma yasayla teminat altına alınmalıdır.
* Emekçiler, demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı temelinde ortak örgütlenmelidir. Ortak örgütlenme, yerel inisiyatifleri geliştirme, yeni bir sendikal kültür ve anlayış yaratma hedeflerine de hizmet edecektir. Bu kapsamda kamu çalışanlarının toplu sözleşme ve grev yapabilmelerinin ve siyasete katılabilmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır.
* Ev işlerini, eğitimi, sağlığı, sosyal yardımı, emeklilik ve işsizlik sigortasını da içeren eşit, parasız, nitelikli biçimde bir sosyal güvenlik sistemi kurulmalı ve emekçilerin yönetim ve denetimine bırakılmalıdır.
* Sigortasız işçi çalıştırma yasağının uygulanması için gerekli yasal ve cezai düzenlemelere işlerlik kazandırılmalıdır.
* Kamu emekçilerinin özlük hakları demokratik bir biçimde düzenlenmeli, insanca yaşam ve mesleklerinde gelişimlerini sağlayabilecekleri düzenlemeler acilen hayata geçirilmelidir. Bu alanda sözleşmeli çalışma ortadan kaldırılmalıdır.
* Emekçilerin çalışma alanlarındaki mal ve hizmet üretimimin düzenlenmesine katılmaları, üretim faaliyetlerinin bilgisini edinmeleri, ürettikleri mal ve hizmetlerin kullanımı konusunda söz ve karar sahibi olmaları için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.
* İş kazalarına ilişkin mevcut işçi sağlığı ve iş güvenliği yasası emekçiler lehine düzenlenmeli, iş yerlerinde sağlıklı bir çalışma ortamı kurulmalıdır. İşyeri güvenliğinin sağlanması için işverenlere ağır yükümlülükler getirilmeli, iş kazaları sonucu sakat ve engelli hale gelenlerin ve bakmakla yükümlü oldukları aile bireylerinin haklarının güvence altına alınması için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır. İş Kanunu esnek çalışma anlayışından arındırılmalıdır.
* Uluslararası düzeylerde ortak toplu sözleşme, grev, eylem birliği yapma önündeki engeller kaldırılmalıdır. Tüm dünyada ‘hizmetlerin serbest dolaşımı‘ adı altında dayatılan, yoksul ülkelerdeki iş gücünün vasıfsızlaştırılması ve ucuz iş gücü olarak kullanılmasına olanak sağlayan GATS vb. anlaşmalara karşı çıkılmalı, işgücünün eşit koşullar altında serbest dolaşımı sağlanmalıdır.

EMPERYALİZMİN EGEMENLİĞİNE SON!

* Günümüzde anti-emperyalist mücadele, hem doğrudan toprak işgalleri, hem de uluslararası sermayenin IMF, DB, DTÖ gibi kurumlarının yapısal programları ve borçlanma mekanizmalarıyla, enerji hatlarının kontrolüyle, fikri mülkiyet haklarıyla, bilimsel ve kültürel hegemonyayla ortaya çıkan yeni egemenlik ilişkilerini hedef almak zorunda. Böylece savaşlara ve işgallere karşı direnişle, emperyalizmin baskı ve sömürüsüne karşı dünya emekçilerinin enternasyonal mücadelesini ortaklaştıran bir anti-emperyalist hattın örülmesi büyük önem taşıyor.
* Emperyalizme bağımlılığı pekiştiren ekonomik, diplomatik ve askeri anlaşmalar iptal edilmeli, askeri üsler kapatılmalıdır.
* Emperyalizmin güvenilir müttefiki rolüne soyunarak, Ortadoğu, Kafkasya ve Balkanlar‘da emperyalist tahakkümden pay kapmaya dayanan politikalara son verilmeli, bölge ülkeleriyle barışçı ilişkiler geliştirilmelidir. Bu ilişkilerin sadece hükümetler düzeyinde değil, toplumsal hareketlerin uluslararası dayanışması yoluyla gelişmesi ve kalıcılaşması için mücadele edilmelidir.
* Uluslararası barışın bir garantisi olarak, ekonomik kaynakları, üstelik de insanlığı tehdit ederek tüketen tüm silahlanma harcamaları durdurulmalı ve radikal bir silahsızlanma programı geliştirilmelidir. Nükleer denemelere son verilmeli; nükleer, kimyasal ve biyolojik silahlar imha edilmelidir.
* ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu ve dünyanın diğer bölgelerindeki işgal politikalarına karşı koşulsuz bir biçimde karşı çıkılmalı; işgal altındaki ülkelerin halklarının kendi kaderlerini özgürce belirleyebilmeleri için işgallere ve emperyalist müdahaleciliğe karşı mücadele geliştirilmelidir. Savaş ve işgal koşullarında kadına yönelik tecavüz savaş suçu sayılmalıdır.
* Ortadoğu‘da uzun yıllardır İsrail devletinin yürüttüğü işgal ve Filistin halkının haklarını tanımama politikalarına karşı Filistin halkının devlet kurma ve tarihsel haklarına sahip çıkma mücadelesi desteklenmeli ve uluslararası dayanışma geliştirilmelidir.
* Kıbrıs‘ta iki toplumlu, iki bölgeli, federasyona dayalı barışçıl bir çözüm yönünde, bir arada yaşama ve barış iradesini ortaya koyan Kıbrıs Türk ve Rum toplumlarının çabaları desteklenmelidir.

EMEĞİN AVRUPASI !

* ÖDP kuruluşundan beri dile getirdiği enternasyonalist anlayışla, Avrupa‘daki benzer partilerle ve toplumsal hareketlerle ortak zeminlerde buluşma kararlılığını vurgular. Avrupa‘nın sosyalistleri, emekçileri, feministleri, ekolojistleri, savaş karşıtları ile yaşam ve kader birliğini, ortak bir gelecek tasavvurunu ulusal kaygıların önüne koyar. Kendi halkına karşı olan sorumluluğuyla Avrupa halklarına, dünya halklarına karşı sorumluluğunu bağdaştırır. Bu anlayışını Avrupa çapında siyasal ve toplumsal zeminlerde sürdürür, emeğin iktidarı anlamına gelen ‘emeğin Avrupa sı‘ mücadelesinde Avrupalı emek güçleri ve toplumsal hareketlerle birlikte mücadele eder.
* AB sürecinde ortaya çıkan insan hakları ve demokratikleşmeye yönelik olumlu değişimlere ve kazanımlara sahip çıkar ve bunların yaşamda karşılık bulması ve kalıcı bir siyasete dönüşmesi için çaba harcar. Demokrasi anlayışını burjuva demokratik hakların kazanılmasıyla ve temsili demokrasi anlayışıyla sınırlamaz; doğrudan demokrasiyi geliştirme yönünde söz, yetki, karar ve iktidarın halkta olduğu bir demokrasi perspektifi ile mücadelesini sürdürür.
* AB sürecinde emeğin serbest dolaşımı hakkının kısıtlanmasına karşı çıkar, emeğin serbest dolaşım hakkını tüm dünyada savunur. Tüm AB ülkelerinde göçmenlere seçme ve seçilme hakkı, radikal bir silahsızlanma, üslerin ve nükleer silahların kaldırılması, üçüncü dünya ülkelerinin borçlarının iptali, Avrupa işçilerinin ortak sendikal yapıda birleşmeleri, kaynakların ortak kullanımıyla doğanın korunması gibi politikaları destekler ve bu taleplerin gerçekleşmesi için mücadeleye katılır.
* Toplumsal haklar konusunda Avrupa Birliği‘nin sınırlarını çizdiği, giderek sosyal hakların gerilemesi ile şekillenen Avrupa modeline karşı, yurttaşlık hakkı kapsamında herkese garantili gelir, parasız, nitelikli, ulaşılabilir eğitim ve sağlık hakkı, sosyal dışlamanın olmadığı kamusal bir sosyal güvenlik sistemine sahip bir modeli savunur.

KÜRT SORUNUNDA DEMOKRATİK VE BARIŞÇI ÇÖZÜM!

* Toplumda barış olmadıkça demokrasiye, demokrasi olmadıkça barışa ulaşılamayacağı gerçeğinden hareket ederek; farklılığın reddedilmediği, farklılıkları meşru kabul eden bir siyasal, sosyal ve kültürel yaşam ortamı yaratılmalı, bunun için gerekli düzenlemeler gerçekleştirilmelidir.
* Siyasal, demokratik ve kültürel haklarla, kendini geliştirme hakkı toplumun tümü için eksiksiz ve eşit olarak kullanılabilmeli; Türkiye‘de yaşayan tüm yurttaşların anadillerini geliştirebilmesi için kamusal eğitim-öğretim olanakları sunulmalıdır.
* Devletin ve siyasetin çok kimlikli, çok kültürlü ve çok inançlı toplum gerçeğine kapalı yapısı, Anayasa, yasalar ve kurumlar dâhil olmak üzere, değiştirilmeli, demokratik bir muhtevaya kavuşturulmalı ve yasal düzenlemeler gerçekleştirilmelidir. Sorunun çözüm yollarının bütün boyutlarıyla sınırsızca tartışılmasını önleyen yasal ve idari engeller kaldırılmalıdır.
* Türkiye‘de çatışmanın yarattığı toplum içi güvensizliğin, yabancılaşmanın ve önyargıların giderilmesi ve kültürlerarası gerginliklerin azaltılması, kültürlerarası alışveriş ve etkileşimin yaygınlaşması ve farklılıkları tanıma sürecinin gelişmesi doğrultusundaki girişimler desteklenmeli, geliştirilmeli ve eşit koşullarda bir arada yaşama kültürü toplumsal hayatın her alanında güçlendirilmelidir.
* ‘Milliyetçi şiddetin‘ harekete geçmesi, toplumda ‘linç‘ kültürünün yaygınlaşması karşısında tüm demokrasi güçleriyle birlikte ‘barıştan ve hoşgörüden‘ yana bir seçenek oluşturmak için harekete geçilmelidir.
* Doğu ve Güneydoğu‘nun mevcut bölgesel eşitsizliğinin giderilmesi yönünde kamu kaynakları seferber edilmeli; ekonomik ve sosyal olarak geri bıraktırılmış ve çökmüş olan bölgenin yaşam koşulları düzeltilmeli; bölgenin iktisadi ve toplumsal sorunlarının çözümü için önlemler alınmalı, istihdam olanakları arttırılmalıdır.
* Bölgede normalleşme sağlanmalı, çatışma ortamında bulundukları yerlerden göçe zorlananlara geri dönüş olanağı tanınmalı, evleri ve malları tahrip edilenlerin zararları tazmin edilmelidir.
* Bölgede jandarmaya, silahlı kuvvetlere ve polise bağlı özel tim türünden tüm özel savaş birimleri ve koruculuk dağıtılmalıdır.
* Siyasi Partiler Yasası‘nın 83. Maddesi ve 4. Bölümü‘nde yer alan yasaklar kaldırılmalıdır.
* Bölgede yaşananlardan en fazla zarar görenler arasında kadınların olduğu göz önünde bulundurularak, kadın kimliği nedeniyle yaşanan taciz, tecavüz ve tespit edilen her türlü baskı yönteminin etki ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için gereken düzenlemeler yapılmalıdır.
* Bölgede var olan aşiret sistemi ve geri kalmışlık sorunuyla ilgili özel tedbirler alınmalı, eve hapsolan, eğitim alamamış, ev ve çocukların bakımını tek başına üstlenmek zorunda kalan kadınlar için eğitim olanakları sağlanmalıdır.
* Genel politik af ilan edilmeli, herkesin politik, toplumsal ve ekonomik haklarından yararlanabilmesi için gerekli yasal ve sosyal düzenlemeler yapılmalıdır.

SINIRSIZ DİN VE VİCDAN ÖZGÜRLÜĞÜ!

* Özgürlükçü laiklik anlayışı çerçevesinde ve evrensel insan haklarına aykırı olmayacak her tür inanç ve vicdan özgürlüğü kayıtsız şartsız güvence altına alınmalı; insanlar, ibadet, inanış, giyim ve yaşam tarzlarında serbestliğe sahip olmalı; hiç kimse farklılığından ötürü ayrıma tabi tutulmamalı ve aşağılayıcı muameleye uğratılmamalıdır.
* Devlet bütün dinler, mezhepler ve inançlardan kendisini ayırmalı ve hepsiyle eşit uzaklıkta durmalı, kamu kaynaklarından özel teşvikte bulunmamalı, devlet işleri ile din işlerinin birbirinden ayrı tutulması özenle korunmalıdır.
* Tüm okullarda zorunlu din eğitimi dersleri kaldırılmalıdır. 12 yıllık laik ve bilimsel bir temel eğitim, bütün öğrenim kurumlarında zorunlu kılınmalıdır.
* Kamu hizmeti sunanlar, inanç ve kültürel kimliklerini kamu hizmeti alanlar karşısında bir tercih ve baskı aracı olarak kullanamamalıdır. Kamusal alanda hizmet alan yurttaşlar kılık kıyafetlerinden ötürüayrımcılığa uğratılmamalıdır.

YARGIDA BAĞIMSIZLIK, HUKUKTA SAYDAMLIK!

Hukuk sistemi, yurttaşların haklarının sınırlandırılmasına dayalı cezacı ve yasakçı anlayışlardan arındırılarak, bireyin devlet ve öteki bireylere karşı özgürlüğünü teminat altına alan bir anlayışla köklübiçimde değiştirilmelidir.

Yargı bağımsızlığının sağlanması ve evrensel hukuk normlarına uyulması amacıyla Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu siyasi iktidara bağımlılıktan kurtarılmalıdır. İçişleri Bakanlığı‘nın yargı ile bağları kesilmeli ve Adalet Bakanlığı bünyesinde bir adli zabıta örgütü kurulmalıdır.

Askeri ve sivil yargı ikiliği ortadan kaldırılmalı, disiplin suçları dışında asker kişiler de yerel ve tabii mahkemelerde yargılanabilmelidir. Askeri mahkemelerin disiplin suçlarına ilişkin kararlarının temyiz mercii Yargıtay, Danıştay olmalıdır.

Mahkemelere başvuru ve dava takibi işlemleri saydamlaştırılmalı, bütün mahkeme bilgileri ilgili taraflar için her an erişilebilir kılınmalıdır.

ŞOVENİZME, AYRIMCILIĞA, CİNSİYETÇİLİĞE VE FAŞİZME SON!

Irkçı milliyetçilik Türkiye‘nin çok kimlikli ve çok kültürlü toplumsal yapısını sürekli gerilim halinde tutuyor, kimlikler ve kültürler arasında yabancılaşmayı, şiddeti ve çatışmayı körüklüyor.

Tüm eğitim kurumlarında müfredattaki şoven, ırkçı ve cinsiyetçi anlayışlar ayıklanmalı; Türkiye‘nin tarihi ve toplumsal yapısı konusunda ırkçılığa ve erkek egemenliğine dayalı öğretime son verilmelidir. Çocuklara, savaş yerine barış; ırkçılık yerine hoşgörü ve farklı kimliklerin eşitliği anlatılmalıdır.

Türkiye‘de yaşayan dillerin ve kültürlerin gelişiminin önündeki engeller kaldırılmalıdır.

Devlet aygıtındaki ırkçı ve faşist faaliyetleriyle bilinen kişiler yetkili makamlardan uzaklaştırılmalıdır.

Farklı cinsel eğilimler üzerindeki her türlü baskıya karşı durulmalıdır.

İnsanlar arası ilişkilerde ve sorunların çözümünde şiddetin bir araç olarak kullanılmasına karşı çıkılmalı, şiddet kültürünü yaratan ve geliştiren koşulların ortadan kaldırılması için mücadele edilmelidir.

Türkiye toplumunda her yurttaş, kendisini güven içinde hissetmeli, diğer kültürler ve kimlikler tarafından baskı altına alınmamalıdır. Dinsel azınlıklara mensup yurttaşlarımıza yönelik ırkçı duygularınkörüklenmesine karşı çıkılmalı, farklı kültür ve dini inanç taşıyan insanlarla bir arada yaşama kültürü geliştirilmelidir.

Yüzleşmediğimiz bir tarihin, önyargıların, düşmanlıkların devam etmesi için uygun ortam yarattığı bilinciyle, Ermeni tehciri ve trajik sonuçları dâhil tarihimize ait her konu, yasaklardan uzak, tartışmaya açılmalıdır.

Azınlıklar ve kurumları, eşit muamele görmeli, yasalar karşısında ayrımcılığa uğramamalıdır. Ana dillerinde eğitim yapmalarına, dini ve sosyal kurumlarını işletmelerine ve mülkleri üzerinde tasarruftabulunmalarına yönelik zorluk çıkarılmamalıdır.

PARASIZ, NİTELİKLİ, KAMUSAL EĞİTİM

Kamu hizmetlerinin hızla ticarileşmesi, bu alanın piyasaya açılması, kamusal nitelikteki bu hakların hak olmaktan çıkarılıp metalaştırılmaya çalışılması, yurttaşları müşteriye dönüştürme çabaları bugün yaşadığımız yoksulluk ve yoksunluk görüntülerini daha da derinleştiriyor. Eğitim ve bilgiye ulaşmak, bir meslek sahibi olabilmek, anayasal bir yurttaşlık hakkıdır. Eğitimin eşit, parasız, nitelikli biçimde sunulması için mücadele etmek, eğitimin ticarileştirilmesine ve sermayenin bilim kurumlarını, bilimi kendi ihtiyaçları doğrultusunda kontrol altında tutmasına karşı direnmek büyük önem taşıyor.

12 yıllık kesintisiz eğitim herkes için bir hak olmalı, bu hakkın kullanımından hiç kimse mahrum edilmemeli, insanların maddi koşulları dikkate alınmaksızın, herkesin bu haktan yararlanmasısağlanmalıdır.

Eğitim, eşitlikçi yapısını koruyabilmesi için, her yerde, herkese aynı nitelikte ve eşit koşullarda sunulmalı, eğitim hizmetine ulaşmadaki tüm engeller kaldırılmalıdır.

Herkesin kendi yetenekleri doğrultusunda gelişimine olanak veren bir eğitim programı, okul öncesinden yükseköğretime kadar bütünlüklü olarak planlanmalı, eğitimde dışlama değil, kapsayıcılık esas olmalıdır.

Anadilde eğitim hakkı herkes için sağlanmalıdır.

Yaşamın her alanında olduğu gibi eğitimde de mevcudiyetini sürdüren kız çocukların mağduriyeti anlayışına son verecek düzenlemeler bir an önce gerçekleştirilmeli, kız çocukların okuma hakkınıengelleyen tüm baskılar sona erdirilmelidir.

Sadece okul binalarına sıkıştırılmış bir eğitim anlayışı aşılmalı, yaşam boyu eğitim hakkının tüm yurttaşlara olanak sağlayacak şekilde düzenlenmesine yönelik eğitim – toplum ilişkisi okullar veüniversitelerle birlikte kurulabilmelidir.

Bütçeden eğitime daha fazla kaynak sağlanmalı, eşit, parasız, nitelikli ve ulaşılabilir eğitim hakkı temel bir hak olarak kabul edilmeli ve bu anlayışın hayata geçmesi için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Ticarileşmiş, dershanelere endeksli, özel okulculuğu teşvik eden eğitim anlayışı yerine, toplumun öz kaynaklarının eşitlikçi bir anlayışla yeniden dağılımını sağlayacak kamusal bir eğitim planlaması gerçekleştirilmelidir.

Piyasanın ihtiyaçlarına göre değil, toplumun sağlıklı gelişimine ve insanların kendilerini geliştirebilmelerine olanak sağlayan bir eğitim ve öğretim modeli yaşama geçirilmelidir.

Okullarda şiddet olarak ortaya çıkan kimi sosyo-kriminal davranışlar ( yaralama, cinayet, hırsızlık, gasp, cinsel taciz v.b) eğitim sisteminin birikiminin bir sonucu ve göstergesidir. Geleneksel, muhafazakar, anti-demokratik eğitim yapısı, kararları, süreçleri ve uygulamaları değişmedikçe de devam edecektir.

Özgürlükçü, katılımcı ve demokratik eğitim geleneğinin yaratılması için bugünden okullarda yerel- yerinden-sürekli katılıma dayanan (öğrenci-veli-yönetici-öğretmen) örgütlenmeleri oluşturulmalıdır.

Okullardaki şiddetin yapısal kaynaklarının farkında olunmalı, çözüm için; teknoloji ve kriminal denetim değil, süreci demokratikleştiren güvenliği toplumsallaştıran bir yaklaşım benimsenmeli ve bu yaklaşım etkin hale getirilmelidir.

HERKESE SAĞLIKLI BİR YAŞAM, PARASIZ SAĞLIK HAKKI !

Sağlık hakkı yaşam hakkının bir parçası olarak en temel yurttaşlık hakkıdır. Bu anlayışla sağlık hizmeti teknik değil, insani boyutu önde gelen, ‘herkese sağlıklı yaşam‘ çerçevesinde toplumun önceliklerinin ve kaynaklarının seferber edilmesini gerektiren bir kamu hizmetidir.Reform adı verilen uygulamalarla sağlık da bir kar alanı haline getirilmeye çalışılıyor. Sağlığın piyasa ilişkilerinden bağımsız olarak örgütlenmesi, özel sağlık hizmetine dayanan modelin terk edilmesi için mücadelenin en geniş kesimlerle sürdürülmesi büyük önem taşıyor.

Sağlık için gerekli tüm kaynaklar bütçeden hiçbir kısıtlamaya ve tasarruf tedbirine tabi tutulmaksızın toplumun ihtiyaçlarına göre sağlanmalı, kaynak kullanımı ve sağlık hakkı arasındaki ilişki demokratik planlama ve denetimle hayata geçirilmelidir.

Koruyucu sağlık hizmetlerini temel alan bütüncül sağlık hizmeti anlayışı yaygın ve tüm yurttaşları kapsayacak şekilde kamu tarafından üretilmeli ve yasal arka planı bir an önce tamamlanmalıdır. Tedavi edici hizmetleri ticarileştiren ve yeterli maddi gücü olmayanları dışlayan sisteme son verilmeli, tüm hastaların yararlanmasına olanak sağlayan bir sağlık sistemi oluşturulmalıdır.

Sağlığın çevre ve doğaya ait boyutları ihmal edilmemeli, bütünlüklü bir sağlık politikası oluşturulmalı ve koordine edilmelidir.

Sağlıklı yaşam için spor bilincinin yaygınlaşabilmesinin olanakları ve ortamı oluşturulmalıdır.

HERKESE SOSYAL GÜVENLİK HAKKI!

Sosyal adalet ve barışın sağlanmasında birincil öneme sahip olan, toplumsal dayanışmanın ön koşulu kabul edebileceğimiz sosyal güvenlik tüm yurttaşlar için bir haktır. Bugün bu hakkın herkes için kullanımı bir yana, bizzat ödedikleri primlerle bu sistemin doğal üyesi olan çalışanlar bile bu haktan yoksun bırakılmakta, sosyal güvenlik alanındaki dönüşümle sosyal adalet ve barış bozulmakta, parası olmayanların geleceği karartılmaktadır.

Tek bir sosyal güvenlik sistemi altında tüm yurttaşların eşit, nitelikli bir sosyal güvenlik hizmetinden yararlanması en temel haktır. Bu hakkın sağlanabilmesi için gerekli yasal ve idari düzenlemeler bir an önce hayata geçirilmeli, ‘sosyal güvenlik reformu‘ olarak sunulan hak gaspı doğuracak düzenlemeler durdurulmalıdır.

Sosyal güvenliğe ayrılan kaynakların sermaye için ucuz fon-lama aracına dönüşmesi engellenmeli, sermayenin bu alana yönelik müdahalelerinin önüne geçilmelidir. Sistem sosyal dışlanmanın olmadığı, tüm yurttaşları kapsayan bir esasa dayanmalı, sistemin tüm giderleri bütçeden sağlanmalı, sistem vergilerle finanse edilmelidir.

Çocuklar, işsizler, çalışamayacak durumda olanlar, emekliler, dul ve yetimler, yaşlılılar, kimsesizler, sokakta yaşayanlar ve toplumun tüm mağdur kesimleri için çalışma koşullarına bağımlı olmaksızın, insanca yaşamın gerekli koşulları toplumsal kaynakların dayanışmacı bir anlayışla dağıtılması çerçevesinde yerine getirilmelidir.

TARIMDA TAHRİBATA SON!

Kırsal nüfusun refaha kavuşturulması, bölgeler arası eşitsizliklerin giderilmesi ve iç göçlerin yavaşlatılması için neo liberal ekonomi politikalarından ağır darbe yiyen tarım, hayvancılık, balıkçılık ve ormancılık sektörleri yeniden yapılandırılmalıdır. Tarımsal alana yönelik İMF, DB ve DTÖ ile yapılan anlaşmalar iptal edilmeli, bağımsız, demokratik ve sosyal bir tarım programının uygulanmasına geçilmelidir.

Tarım sektörüne yönelik uygulanacak politikalar, doğal kaynakların sürdürülebilirliğini, küçük çiftçi üretimini, toprağı, suyu, biyo-çeşitliliği, canlı yaşamın bütünlüğünü gözetmelidir.

Kadınlar başta olmak üzere tarım üreticilerini üretim zincirinin her halkasında söz ve karar sahibi yapan, toprağın çok parçalı yapısını ortadan kaldıran, ‘işleyene toprak‘ ilkesini temel alan, yoksul köylülerin taleplerini gözeten bir tarım ve toprak reformu yapılmalıdır.

Demokratik planlama çerçevesinde, tarım üreticilerinin ve tüketici örgütlerinin aktif katılımıyla etkin bir tarımsal üretim planlaması gerçekleştirilmelidir.

Küçük üretici ve köylülere enflasyonun altında kredi tahsisi ve ucuz kredi kullanımı sağlanmalıdır. Destekleme alımları tüccara yarayan biçimlerde değil, üreticiler lehinde olmalıdır. Tarıma yapılacak destekler tüketicinin sırtından, yüksek fiyat politikalarıyla değil, bütçe kaynaklarından yapılmalıdır. Üretici ile tüketici arasında dolaysız ilişki teşvik edilmeli ve desteklenmelidir. Temel gıda maddelerinin yoksullara ucuz fiyatla ulaşması sağlanmalıdır.

Tarım emekçilerine yönelik bir ekonomik ve sosyal güvence ağı geliştirilmelidir. Kırsal kesimde kadınlara yönelik özel bir sosyal güvenlik sistemi oluşturulmalıdır. Tarımda üretime emeği ile katılantarım işçilerinin emeklerinin karşılığını alması, eşit yurttaşlar olarak kamu hizmetlerinden faydalanması sağlanmalıdır.

Tarım alanlarının yağmalanmasına, doğanın tahrip edilmesine ve erozyona karşı mücadele edilmelidir.

Gündelik tarım işçileri ve hane halkı çalışanları da dâhil, tarım sektöründe çalışanların sendikalaşma ve sosyal güvenlik hakkının yaşama geçirilmesi için düzenlemeler yapılmalıdır.

Ziraat Odaları ve Tarım Satış Kooperatifleri Birliği yasasının anti-demokratik hükümleri yeniden düzenlenerek, bu kurumlar üreticilerin gerçek örgütleri haline getirilmelidir. Tarım üreticilerininsendikalaşma mücadelesinin önündeki engeller kaldırılarak, üretici birlikleri üreticiye teslim edilmeli, kolektif üretim için yönetimleri çiftçilerden oluşan bağımsız ve demokratik üretici birlikleri ve kooperatifler geliştirilmelidir.

Damızlık hayvan yetiştiriciliği ve tohum üretiminde çiftçilerin çok uluslu şirketlere bağımlı hale getirilmesi engellenmelidir.

Doğayı ve yol açacağı sağlık problemleriyle insan yaşamını tehdit eden ‘Genetiği Değiştirilmiş Organizmalar‘ (GDO) tarımda kullanılmamalı, GDO‘lu ürünlerin ithaline ve girişine izin verilmemelidir.

Ülkemizin sahip olduğu zengin biyolojik çeşitlilik ve yerli gen kaynakları koruma altına alınmalı, biyolojik çeşitliliği koruma konusunda imzalanan uluslararası anlaşmalara uyulmalı, uygulama süreci bakımından gerekli hukuki süreçler ve teknik altyapı hızla organize edilmelidir.

Ulusal Biyogüvenlik Koordinasyon Komitesi çalışmaları şeffaf hale getirilerek, hızlandırılmalıdır. Komite çalışmaları ziraat odaları, çiftçi sendikaları, tüketici örgütlenmeleri ve diğer toplumsal örgütlenmelerin katılımına açık hale getirilmelidir.

KATILIMCI BİR YEREL YÖNETİM!

Halk yararına olan, merkezi yönetimin belirleyiciliğinin daraldığı, yerel yönetimlerin yetkilerinin arttığı ve kamusal hizmetlerin satılmadığı bir yerel yönetim anlayışı yürütülmelidir. Merkezi hükümet, ulusal ölçekteki nedenlerden kaynaklanan göçler, düzensiz nüfus artışı ve bölgeler arası eşitsizlikler gibi güçlüklerin çözümüne yardımcı olma dışında yerel ve bölgesel yönetimlerin kararlarına karışmamalıdır. Yerel ölçekte yönetimler güçlendirilmeli ve demokratikleştirilmelidir.

Kadınların yerel yönetimlerde temsilini artırmak için ‘en az temsil‘ hakkı getirilmelidir. Kadınların kentsel olanaklardan yararlanması güvence altına alınmalıdır. Kadına yönelik şiddet, taciz, tecavüz vb. için gönüllü kurumlarla yerel yönetimler ortak olarak kadın danışma merkezleri açmalıdır.

Eşitlikçi ve demokratik yerel yönetimler ve yerinden yönetim için, halkın karar süreçlerinde doğrudan söz sahibi, uygulamada ise sürekli denetleyici olabilmesi için; her yurttaş kamusal politikaların geliştirilmesini ve belirlenmesini, yaşadığı kentte öncelikli yatırımların nereye yöneleceği, sosyal yatırımlara ne kadar pay ayrılacağı gibi temel konularda kararlara katılabilmelidir. Mahallelerden başlayarak semt, ilçe ve ildeki yurttaşların doğrudan veya temsilcileri ile katıldığı, acil ihtiyaçlarını ve önceliklerini belirlediği toplantılarda yerel yönetimlerin gerçekleştirecekleri yatırımlar saptanmalıdır.

Yönetimin eylem ve işlemlerinin yöneticiler, uzmanlar ve halk tarafından tartışılacağı zeminlerle yerel demokrasi güçlendirilmeli, hem karar alma hem de uygulama süreçlerinde yurttaşların ve demokratik kitle örgütlerinin görüşlerine başvurulmalıdır. Yönetime katılmanın farklı biçimleri (halk oylaması, referandum, halk toplantıları, belediye meclis toplantılarına katılma, il ve ilçe meclisleri) bir arada bütünlüklü olarak uygulanmalıdır.

Kentsel ve kırsal alanların yönetimi, eko sistemlerin sosyal yaşamla birlikte düşünülmesini gerektirir. Yerel yöneticiler, yeşil alanın insan yaşamıyla ilişkisini iyi kavramalıdır. Kente, kentin değerlerine karşı işlenen, kente zarar veren eylemler kent suçu olarak ele alınmalıdır.

Bölge ve kent planlamasına ilişkin kararların alınması ve uygulanmasında tarihsel mirasın ve tarihsel dokuların korunması esas alınmalı, toplumsal ve tarihsel dokunun sahiplenilmesi için çalışmalar yürütülmeli, gündelik taleplere çözüm getirse bile, hiçbir gerekçeyle tarihsel dokunun tahribine izin verilmemeli, tarihsel çevre, ulusal ölçekteki denetim mekanizmalarıyla koruma altına alınmalıdır.

Özellikle yerleşme ve kentleşme sürecinde, süreci denetim altında tutacak, yönlendirecek bir planlama kaçınılmaz bir gerekliliktir. Meslek örgütleri ve sendikaların da içinde yer alacağı demokratik planlama sürecinde bölgesel ve kentsel kalkınma planları oluşturulmalıdır. Böylelikle ekonomik, sosyo-kültürel, çevresel ve jeolojik veriler ışığında belirlenen gereksinmeler doğrultusunda bir kentsel gelecek tasarlanmalıdır.

Ülkemizde yaygın afet riskleri dikkate alınarak (deprem- sel-heyelan-çığ-endüstriyel/kimyasal etkiler), yerleşim ve sanayi alanlarına dönük ‘afet merkezli planlama çalışmaları‘ yapılmalıdır. Mevcut yerleşim kararları gözden geçirilmeden yeni adımlar atılmamalıdır. Sürece başta TMMOB ve üniversiteler olmak üzere ilgili kurumların katılımı sağlanmalıdır.

Marmara Denizi‘nde olması muhtemel deprem nedeniyle ve diğer risk saptanan bölgelerdeki hazırlıklar, riski azaltmaya dönük ve kamusal sorumlulukla yürütülmelidir.

Söz konusu bölgelere yeni göç edenlerin konut, arsa ve altyapı ihtiyaçlarının giderilmesi için yerel yönetimlere merkezi hükümetten özel destekler sağlanmalıdır. Buralarda yaşayanların iş, eğitim vesağlık sorunlarının hızla çözüme kavuşturulması için bir yatırım programı uygulanmalıdır.

Merkezi yönetimin bölgeler ve kentlere ilişkin genel düzenleyici ilkeleri ışığında, kentsel yaşamın yeniden düzenlenmesi, kent arazilerinin kullanımı ve kent planlaması ile ilgili karar süreçlerinde, yerleşim, ulaşım ve alt yapı hizmetlerinin sağlanmasında yöre sakinlerinin doğrudan ya da temsilcileri aracılığıyla verdikleri kararlar belirleyici olmalıdır. Kent arazileri üzerinde spekülasyona son verilmelidir.

EKOLOJİK YIKIMA KARŞI YENİ BİR İNSAN DOĞA İLİŞKİSİ!

Evrensel ölçekte süren ekolojik krizin ‘gezegen riski‘ boyutlarına ulaştığı göz önüne alınarak, insan-doğa ilişkisini bozan, doğayı tahrip eden, kara dayalı ucuz sanayileşme ve sınırsız kalkınmacılığın önüne geçilmelidir. Enerjide özelleştirme uygulamalarına son verilmeli, enerjide seçeneklerin belirlenmesi ve enerji kaynaklarının kullanımı kamuda olmalıdır.

Üretim planlamasında geri-döndürülemeyen kaynakların kullanımına dayalı enerji ve sanayileşme politikalarına son verilmeli, özelleştirmelerle enerji sektörünün bütünsel yapısının bozulmasından ve doğal kaynakların israfından titizlikle kaçınılmalıdır. Kalkınma planları, yerel, evrensel ve küreselkısıtlılıklar hesaba katılarak hazırlanmalıdır. Ülkenin doğal kaynak envanteri çıkarılmalı, bunlara değer biçen, büyüme ve kalkınma hesaplarında bunlardaki tahribatı, eksilme veya artışları gösteren bir muhasebe sistemi geliştirilmelidir.

Sanayi tesislerinin, kara ve demiryollarının, hava alanlarının, barajların ve enerji santrallerinin planlama ve inşasında yöre halkının onayı alınmalı ve referandum mekanizması işletilmelidir.

Fosil yakıtlara bağımlılığa dayalı enerji politikaları gözden geçirilmeli; ısı ve elektrik enerjisi üretimi politikalarında yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına öncelik verilmeli, ucuz, temiz, yeterli ve güvenilir enerji temini için uzun vadeli bir planlama yapılmalıdır. Araştırma ve geliştirme faaliyetleri ile yerli teknoloji üretimi özendirilmelidir. Yenilenebilir kaynaklara dayalı enerji yatırımlarına kaynak ayrılmalı, toplam enerji üretimi içindeki payları hızla yükseltilmelidir. İlgili bütün kuruluşların ve üniversitelerin eşgüdümüyle yeni ve yenilenebilir enerji kaynaklarının envanteri çıkarılmalı ve veriler sürekli güncelleştirilmelidir.

Her türlü insan etkinliğinde doğal çevre ve insan sağlığı gözetilmeli, tüm insan etkinliklerinin, insan sağlığına ve doğal çevreye yapacağı tahribatın maliyeti, işletme ve yatırım maliyetlerine toplumsal ve çevresel maliyet olarak eklenmeli; yatırım tercihleri ve teknoloji seçimleri bu toplam maliyetler üzerinden yapılmalıdır.

Çevre ve enerji konularındaki tüm stratejik kararlar saydam bir tartışma sürecinin ardından ‘ekolojist bir anlayışla‘ toplumsal yarar doğrultusunda ele alınmalıdır. Bu çerçevede, karar verme mekanizmaları uzmanların ve yurttaş inisiyatiflerinin görüş ve katkılarına açık olmalıdır.

Konutların, teknolojilerin, sanayi tesislerinin ve sanayi ürünlerinin enerji tüketimleri ve çevreye saldıkları emisyonlarla ilgili standartlar oluşturulmalı, enerjinin tüketiminde verimlilik ve enerjinin tasarrufu konusunda ulusal bilinç yaygınlaştırılmalıdır. Ulaşım politikaları, ekolojik kaygılar ve enerji etkinliği göz önüne alınarak planlanmalıdır.

Çevreyle ilgili uluslararası sözleşmeler imzalanmalı ve yükümlülüklere uyulmalıdır.

Çöplerdeki katı atıklar yeniden kullanıma sokulmalı ve geri kazanma oranı yükseltilmelidir.

Ülkemizin kirli sanayilerin, enerji verimliliği düşük geri teknolojilerin ve zararlı atıkların taşınma alanı olmasına izin verilmemelidir.

Tarımsal alanların ve ormanların yapılaşma ya da sanayi tesisleri kurma yoluyla amaç dışı kullanımına son verilmelidir.

Enerji alanında stratejik yönelimler ilgili bütün kesimlerin katılımıyla belirlenmeli, karar süreçleri demokratikleştirilmelidir. Nükleer santrallerin inşasından vazgeçilmelidir. Mevcut elektrik santralleri ve dağıtım hatlarındaki kayıpları önlemeye yönelik yatırımlar yapılmalıdır.

Rüzgâr, güneş, dalga, jeo termal, biokütle enerjisine öncelik veren bir enerji politikası benimsenmelidir.

Hayvan hakları” korunmalı ve etkin olarak savunulmalıdır. Türcülük reddedilmeli ve tüm canlıların yaşam hakkına saygı duyulmalıdır. “Bütün hayvanlar yaşam önünde eşit doğarlar ve aynı var olma hakkına sahiptirler” yaklaşımı ışığında, 15 Ekim 1978 tarihli “Hayvan Hakları Evrensel Bildirgesi”nde yer alan hususlar benimsenmeli ve yaşama geçirilmesi için çalışılmalıdır.

ÖZGÜR VE YARATICI BİR KÜLTÜREL ORTAM!

Sermayenin kültürel ve sanatsal yaşamı ticarileştiren ve kısırlaştıran egemenliğinin kırılması için, kültür emekçilerinin ve yaratıcılarının, kültürel ve sanatsal üretim, eğitim yayın ve sergileme araç ve ortamları üzerinde özerk kültür ve sanat konseyleri aracılığıyla söz ve denetim hakkı sağlanmalıdır.

Tek tek sanatçı ve yazarların olduğu kadar, sanatçı, yazar ve düşünür gruplarının da fikirlerini geliştirmeleri, ürünlerini meydana getirmeleri ve topluma sunabilmeleri için,yerel ve merkeziyönetimlerce geniş kamu fonları yaratılmalı, ayrım gözetilmeksizin yaratıcıların kullanımına açılmalıdır.

Kültür endüstrisinde çalışanların, diğer çalışanlar gibi kendi meslek alanlarındaki üretimde söz sahibi olmaları, çalışma ortamlarını aşağıdan yukarıya denetlemeleri için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Medya üzerindeki RTÜK ve benzeri denetim organları lağvedilmeli, bunun yerine medya çalışanları ve izleyicilerinden oluşan kuruluşlarca, kişi, kurum ve topluluklara yönelik hak ihlalleri denetlenmeli ve uğranan zararların tazmini için gerekli düzenlemeler yapılmalıdır.

Kültürel gelişmenin evrensel bir temel üzerinde sürebilmesi; uluslararası etkinlikler, buluşmalar, ortak üretim ve gösterim olanaklarının yaratılabilmesinde kullanılacak kamu fonlarının tahsisiyle mümkündür. Fonların kullanımı, doğrudan doğruya kültür emekçilerinin örgütleri eliyle yürütülmelidir.

KADINLARA ÖZGÜRLÜK!

Hukukun erkek egemenliğini esas alan yapısında köklü bir değişime gidilmeli ve kadınlara karşı cinsiyetçi hükümler yasalardan ayıklanmalıdır. Eşitlik Çerçeve Yasası çıkarılmalı, buna uygunmekanizmalar oluşturulmalıdır.

Kadınların bedenleri ve yaşamları üzerindeki her tür denetime son verilmeli, kendileri üzerinde sadece kendilerinin söz hakkı olduğu kabul edilmelidir. Hukukta ‘kadınlara karşı suç‘ kavramı oluşturulmalı, bekâret kontrolü gibi uygulamalar cinsel şiddet kapsamında görülmelidir.

Kamusal ve özel bütün yaşama ve çalışma alanlarında ve savaşta erkek şiddetine karşı kadınlara yardım sağlayan danışma merkezleri ve sığınma evleri, merkezi ve yerel yönetimlerce finanse edilmeli ve kadınların yönetimine bırakılmalıdır. Erkek egemenliğinin, bütün toplumsal düzeylerde ve çalışma alanlarında sona erdirilmesi amacıyla, kadınlar ev işlerine mahkum edilmemelidir. Kadının ücretsiz ya da düşük ücretle çalıştırılmasına son verilmeli, kadınların her alanda eşit hak ve eşit ücretle çalışma hakkı teminat altına alınmalı, kadının eğitim ve çalışma hakkının yerleşip kökleşmesi için pozitif ayrımcılık ilkesi yasayla desteklenmelidir.

Ailenin kadın emeği üzerinden örgütlediği işler toplumsal örgütlenme içinde çözülmeli, geleneksel cinsiyetçi işbölümünün bu hizmetlerde yinelenmemesi sağlanmalıdır. Yerel yönetimler ve kamu kurumları tarafından finanse edilen, kullananlar ve çalışanlarca denetlenen yemekhaneler, çamaşırhaneler, kreşler açılmalı, yaygınlaştırılmalıdır.

GENÇLERE SÖZ VE YÖNETİM HAKKI!

Gençlerin siyasal, toplumsal ve ekonomik yaşama aktif katılımlarını engelleyen anayasal ve yasal engeller kaldırılmalıdır. Gençlik ve öğrenci örgütlerinin siyasal partilerle bağ kurmalarına kısıtlama getirilmemelidir.

Seçilme yaşı 18 olmalıdır.

Hiçbir özel ve kamusal iş ve görev için askerlik yapmış olma şartı aranmamalıdır.

Gençlerin ve çocukların öğrenim görme, yeteneklerini diledikleri gibi geliştirme ve diledikleri mesleği seçmelerinin önündeki engeller kaldırılmalıdır.

Anaokullarından başlayarak, yüksek öğretimin sonuna kadar öğrenim ve eğitim herkes için parasız olmalıdır.

Özgürlükçü ve demokratik bir eğitim için, ilköğretimden başlayarak, okulların yönetimi, müfredatın belirlenmesi, boş zamanların düzenlenmesine öğrencilerin aktif olarak katılmaları yasayla teminat altına alınmalıdır.

Çalışan gençlerin diledikleri dalda öğrenim görmeleri, meslek içi eğitime devam edebilmeleri için çalışma saatlerinde düzenlemeler yapılmalıdır.

Çırakların ve kısmi zamanlı çalışanların sendikalaşmalarının önündeki engeller kaldırılmalı, sigortalı çalışma zorunluluğu getirilmelidir.

Gençlerin sosyal, kültürel, sportif ihtiyaçlarını karşılayabilmek için gerekli maddi fonlar ve diğer olanaklar, okullar, yerel ve genel yönetimlerce sağlanmalıdır.

EMEKLİLİK YAŞAMIN EN HUZURLU ÇAĞI OLMALI!

Ekonomik, sosyal ve kültürel alanlarda emeklilerin yaşamını kolaylaştıracak önlemler alınmalıdır.

Toplumsal yaşamda emeklilerin katkılarından yararlanılabilecek düzenlemeler ve kurumlaşmalar yaratılmalı, birikimlerini toplum için kullanma olanakları sağlanmalıdır.

Emeklilerin tamamı, kamu kurum ve kuruluşlarının dinlenme tesislerinden yaralanabilmelidir.

Emekliler, ulaşım hizmetlerinden, elektrikten, haberleşme hizmetlerinden indirimli ve öncelikli yararlanmalıdır.

Sigortalı olsun olmasın, yaşlı ve emeklilerin tamamı yeterli sağlık ve emeklilik hizmeti alabilmelidir.

Toplu sözleşme hakkı olan bir emekliler sendikası için gerekli yasal düzenleme yapılmalıdır. Emeklilerin isterlerse huzurevlerinde, isterlerse evlerine gönüllü hizmet götürülerek yaşamlarını insanca sürdürmelerinin koşulları yaratılmalıdır.

ENGELLİLERE DAHA ÇOK ÖZEN VE HAK!

Sağlık, eğitim, iş, çevre, kent yaşamı gibi tüm yaşam alanlarında engelli yurttaşlarımızın diğer yurttaşlarımızla birlikte eşit olanaklarla insanca bir yaşam sürdürebilmelerini sağlayacak her türlü önlem alınmalı; bu konuda her türlü eğitici ve bilgilendirici faaliyet kamusal bir hizmet olarak yapılmalıdır.

Engelli yurttaşlarımızın yüz yüze kaldığı eşitsizlikleri aşabilmek için pozitif ayrımcılık uygulanmalıdır. İstihdam için varolan kota arttırılmalı ve sonuçlar Türkiye İş Kurumu ve engellilerin örgütleri tarafından denetlenmelidir. Engelliler için özel bir sosyal güvenlik şemsiyesi oluşturulmalı, iş bulamamış ya da çalışamayacak durumdaki engellilere her ay asgari geçim düzeyini sağlayacak bir ücret ödenmelidir.

Engelli bireylerin tıbbi bakım ve rehabilitasyonları konusunda sunulan hizmetler arttırılmalı, ücretsiz bakım yapılmalı; cihaz, protez gibi ihtiyaçlar parasız olarak sağlanmalıdır.

Engelliler diğer yurttaşlarla eğitim konusunda eşit haklara sahip olmalı, engelliler için fırsat eşitliği yaratılmalıdır. Engelli yurttaşlarımızın eğitimi için uzman eğitimciler görevlendirilmelidir. Engellilerin ihtiyaçlarını karşılamak için düzenlenmiş yardım servisleri kurulmalı, tam ulaşılabilirlik sağlanmalı ve ailelerden oluşan gruplar ve ilgili kuruluşlar eğitim sürecinin her safhasında yer almalıdır.

Engellilerin çalışabileceği özelliklere sahip işyeri ve iş araçları tasarımının yapımı ve yeni teknolojilerin kullanımı teşvik edilmelidir.

Yerleşim ve çalışma alanlarının planlanmasında, kamu ulaşım araçlarında engellilerin yaşamını kolaylaştıran düzenlemeler yapılmalı; bina ruhsatları buna göre verilmelidir.

Tüm yerel yönetimlerde engelliler bürosu oluşturulmalı, başta büyük kentler olmak üzere illerde engelli örgütlerinin temsilcilerinden oluşan ‘Engelli Danışma Meclisleri‘ kurularak buradan çıkacak tavsiye kararları belediye meclislerince yaşama geçirilmelidir.

Engellilerle ilgili her türlü sorunun çözümünde kendi örgütlenmeleri aracılığıyla engelliler sürece katılmalı, söz ve karar sahibi olmalıdır.

GÖÇMENLERE EŞİT HAKLAR!

Göçmenler yaşadıkları ülkelerde siyasal ve toplumsal yaşamın her alanında eşit haklara sahip olmalıdır.

Göç alan ülkelerde gelişen ırkçılığa ve ayrımcılığa karşı mücadele edilmeli, bu amaçla mücadele eden demokratik göçmen hareketleri desteklenmelidir.

Türkiyeli göçmenlerin Türkiye‘deki seçimlere bulundukları yerlerde doğrudan oy kullanarak katılma hakları sağlanmalı, göçmenlere kendi temsilcilerini seçme imkânları sağlanmalıdır.

Göçmen kadınların, göç ettikleri ülkelerde ayrımcılığa uğramalarına karşı çıkılmalı, bedenlerini kullanarak yaşamaya mecbur bırakılmalarına ve fuhuş sektörüne karşı mücadele edilmelidir.

ÇOCUK HAKLARIYLA ÇOCUKTUR!

Çocuk haklarına ilişkin uluslararası sözleşmeler ve çocukların lehine olan yasal düzenlemeler geciktirilmeksizin uygulanmalıdır.

Çocukların çalıştırılması ve istismarına karşı mücadele ettiğimiz kadar, toplumdaki geleneksel ‘çocuk algısı‘nın çocukları sıkıştırdığı, çocukluğun her şeyden önce kendi halinde ve döneminde bir yaşamevresi olduğu bilincinin yaygınlaşması için mücadele edilmelidir.

Çocukların çalışma hayatında sömürü unsuru olarak kullanılmalarına son verilmeli, çocuk çalıştırma yasağının etkili kılınması için denetim ve cezalar artırılmalıdır.

Her çocuğun sahip olması gereken eğitim, sağlık, beslenme ve barınma hakları koşulsuz sağlanmalı; çocuklarına sağlıklı bir gelecek sunma olanağından yoksun aileler maddi ve sosyal olarak desteklenmeli, çocukların aile ortamında korunmaları sağlanmalıdır.

Tüm çocuklar koruyucu sağlık hizmeti kapsamında yılda en az bir kez taramadan geçirilmeli, aşı ve diğer tıbbi hizmetler kamu kaynaklarıyla sağlanmalıdır.