Özgür bilim, özerk, demokratik üniversite mümkündür…

513

Yeni YÖK yasa tasarısı üzerinde hükümet ile YÖK başkanı ve bazı rektörler arasında süren tartışma, kullanılan dil ve ifadelerin yakışıksızlığı yanında her iki tarafın da “özgür ve özerk” üniversiteden nasiplerini almadıklarını ortaya çıkarması açısından demokratik kamuoyunda endişe yaratıyor.

Üniversite sisteminde demokratik bir açılım ancak, 22 yıldır anti-demokratik niteliğini, özgür, özerk, demokratik üniversite kavramıyla taban tabana zıt anlayışını her fırsatta sergilemiş olan YÖK’ün kaldırılmasıyla gerçekleşebilir. Öncelikle toplumun 12 Eylül baskı dönemiyle hesaplaşabilmesi, demokratikleşme yolunda mesafe alabilmesi için YÖK kaldırılmalıdır. YÖK’ün varlık sebebi olarak öne sürülen yüksek öğretimin planlama, koordinasyon, denetleme işlevleri, kamu üniversitelerinden demokratik yöntemlerle seçilen bir “üniversiteler kurulu” tarafından yerine getirilmelidir. Bu kurulda DPT, Maliye ve Milli Eğitim temsilcileri gözlemci olarak bulunabilir. Emir-komutaya dayanan suçlayıcı, dışlayıcı, cezalandırıcı zihniyetiyle ilerici öğretim elemanlarına ve öğrencilere yönelik sürek avlarını, siyasi kadrolaşmayı çağrıştıran YÖK’ün artık üniversiteler yaşamında yeri olmamalıdır.

Yeni yasa tasarısında YÖK, 1981’de gerçekleştirilen V. Üniversite Reformu olarak nitelendiriliyor, 1990’ların ikinci yarısından itibaren YÖK’ün baskıcı ve merkeziyetçi hale geldiği belirtiliyor. Sol tehdit paranoyasıyla kurulan YÖK’ün resmi ideolojisinin Türk-İslam Sentezi olduğu, bu dönemde milliyetçi-mukaddesatçı kadrolaşmanın yaygınlaştığı hatırlanırsa, AKP’nin kendine yakın kadroların varlık sebebinden rahatsız olması için bir neden yoktur. Onların şikayeti, milli güvenlik devletinin 90’ların ikinci yarısında “irtica” tehdidiyle islami kadrolara yönelik temizlik hareketidir. Zaten yeni yasa tasarısına damgasını vuran da, YÖK üye sayısında hükümetin ağırlığının artırılması, Milli Eğitim Bakan’ının üniversitelerarası kurul ve YÖK Yürütme Kurulu’na istediği takdirde başkanlık edebileceği hükmü olmuştur. Bu öneriler, üniversiteyi demokratikleştirmeyi değil, AKP hükümetin tahakkümü perçinleştirmeyi ve kendi kadrolarını koruma kollamayı amaçlamaktadır.

Öte yandan kendisini Kubilay ilan eden, “ordu gençlik elele” sloganıyla darbe çağrışımları yaratmaktan çekinmeyen rektörler de özellikle 28 Şubat süreciyle kendilerini üniversitelerin tek hakimi gören, Atatürkçülük etiketini suistimal ederek tepeden inmeci anlayışlarını dayatan otoriter düşünce sahipleridir. Bu çevreler güç ve meşruiyetlerini özgür ve demokratik üniversiteden değil, derin statükocu devletten almaktadırlar. Nitekim hükümetle çatışmalarında hemen generallerin arkasına sığınma gayretleri zihniyetlerinin en açık yansıması olmuştur.

Bu kayıkçı kavgasından üniversite eğitimini bir kâr alanı olarak gören, üniversitelerin küreselleşme sürecinin gereklerine, sermaye çevrelerinin ihtiyaçlarına göre şekillenmesini savunan, vakıf üniversitelerinde yoğunlaşan piyasacı zihniyet yararlanmaya çalışıyor. Onlara göre üniversite özerkliğinin temeli üniversitenin piyasa koşullarında kendi kaynaklarını kendisinin temin etmesi, kaçınılmaz olarak sermayenin güdümüne girmesidir. Tabii bu arada kamu kaynaklarının hoyratça vakıf üniversitelerine aktarıldığı söz konusu edilmemektedir.

İşte bugün üniversitelerde her biri özgür ve yaratıcı düşüncenin, demokratik tartışma ortamının önünde engel olan, zaman zaman birbiriyle çatışır görünseler de birbirlerinden beslenen üç ayrı anlayışla da mücadele etmek gerekiyor. Çünkü ilk bakışta birbirine zıt gibi görünen bu üç anlayış zıtlıklar üzerinden kendilerini yeniden üretiyor, üniversitedeki eşitlikten, paylaşmadan, demokrasiden, özgürlükten yana toplumcu düşünceye karşı olma ortak paydasında birleşiyorlar. Vakıf üniversitelerince temsil edilen sermayeci kesim bu ortamda kendini rasyonel düşüncenin, etkin ve verimli üniversitenin temsilcisi olarak sunabiliyor. Hükümet ile temsil edilen piyasa muhafazakârları 28 Şubat mağduriyetlerini konu ederek özgürlüklerin ve demokrasinin savunucusu rolüne soyunarak, gündemlerini gerçekleştirme yolunu seçebiliyorlar, YÖK başkanıyla temsil edilen devletçi bürokratlar statükoyu, dolayısıyla mevzilerini koruma gayretlerini ilericiliğin ve modernleşmenin taşıyıcısı kimliğiyle karşımıza çıkabiliyorlar.

Özgür, özerk, demokratik üniversiteye sahip çıkmak ancak dinden, devletten, tabi ki MGK’dan ve sermayeden bağımsız bir üniversite tahayyülüyle mümkündür. Devletten bağımsızlık, mali açıdan genel bütçe yanında, belediyelerin ve il özel idarelerinin kaynaklarıyla kamu desteğine dayanmayı içerir. Üniversite gereksinim duyduğu mali kaynakları hükümete bildirmeli, ayrılan bütçeyi kendi önceliklerine göre kamusal denetim çerçevesi içinde kullanmalıdır. Özerklik ancak üniversiteler özyönetim anlayışının yaşam bulduğu, karar süreçlerine öğrenci temsilcileri ve üniversite çalışanları dahil tüm üniversite bileşenlerinin katıldığı çağdaş kurumlar haline gelince gerçekleşebilir.

Demokrasinin en önemli göstergesinin insanların kendi yaşamlarıyla ilgili kararları kendilerinin alması olduğu düşünülürse, üniversitede tüm karar organları üniversite bileşenlerinin katılımıyla, seçimle gelmeli ve üniversite içi demokrasi aşağıdan yukarıya doğru sürekli katılım mekanizmalarıyla güçlendirilmelidir. Halbuki hükümetin hazırladığı yeni YÖK tasarısı üniversitenin bileşenlerini dikkate dahi almamış, eleştiriler yükselince tam muhatap olarak Üniversiteler Arası Kurulu kabul etmiştir. Rektörlerin itirazları sadece kendilerinin fikrinin alınmamasına ilişkin olup, itirazları da daha çok yöneticilerin seçimle gelmesine ve aynı yönetici göreve iki kezden fazla atama yapılmaması konularında yoğunlaşıyor. Rektörlerin bu tutumlarıyla hükümet tasarısının da gerisine düştükleri görülüyor.

Söz konusu yasa tasarısında, üniversite öğrenci temsilcilerinin ancak kendileriyle ilgili konularda senato toplantılarına katılabileceğinin öngörülmesi, idari personelin ve yetkili sendikanın temsiline ilişkin hiçbir maddenin bulunmaması güdük bir demokrasi anlayışının ve örgütlü toplumu hiçe saymanın bir kanıtıdır.

Eğitim ve öğretim maliyeti başlığı altında, “normal öğretim için devlet katkısı maliyetin yarısından az olamaz” denerek daha yüksek katkı paylarının önü açılıyor, “ikinci öğretimde öğrenci katkı payı eğitim-öğretim maliyetinin yarısından az olamaz” ifadesiyle de ticari zihniyet iyice açığa çıkıyor. Böylelikle üniversite eğitiminin öğrenciye parasız, eşit, kaliteli olarak sunulan bir kamusal hizmet olması gereği yadsınıyor, üniversite bir işletme, öğrenciler ise müşteri olarak tanımlanıyor. Bu anlayışla üniversitelerin fırsat eşitliği temelinde gençlerin bilgi ve yeteneklerini geliştirip, bir meslek edindikleri kamusal kuruluşlar olma kimliğinin kaybolması, üniversite eğitiminin neredeyse varlıklı ailelerin çocuklarının bir ayrıcalığı haline gelmesi tehlikesi vardır. Ne yazık ki tartışırmış gibi yapan taraflar bu konuyu da gündeme getirmemekte, paralı eğitimi kabullenmiş görünmektedirler.

Üniversite öğretim üyelerinin siyasi partilere üye olma, genel merkez ve danışma organlarında görev alma hakkı mücadeleler sonunda alınmış bir anayasal haktır. Ne yazık ki 12 Eylül sonrasının sindirilmiş, bastırılmış üniversite ortamında öğretim üyeleri korku ve endişelerle bu haklarını yeterince kullanamıyorlar. Akademisyenlerin bir yurttaş olarak siyasi karar süreçlerine katılmaları, toplumsal değişime katkıda bulunmaları temel haklarıdır. Ayrıca mesleklerinin gereği, politika üretme, toplumun önüne farklı alternatifler sunma, bunları tartıştırma sorumlulukları da vardır. İstenmeyen, kendilerini elit, ayrıcalıklı kesim olarak görmeleri, toplum adına karar vermeye soyunmalarıdır. Tayyip Erdoğan’ın öğretim üyelerinin politika yapmalarına ilişkin tehditkâr ifadesini bir anayasal hakkın kullanımına, toplumdaki demokratik tartışmaların önünü kesmeye yönelik talihsiz sözler olarak değerlendirmek gerek.

Bize göre;

– Üniversiteleri piyasa süreçlerinin dışında toplumun sorunlarını tartışma, çözümler, seçenekler üretme sorumluluğunda kamusal hizmet amaçlı kurumlar olarak görüyoruz. Bu kapsamda bilimsel bilgiyi üretmek ve toplumla paylaşmak, bilgiyi üretecek insanları yetiştirmek üniversitenin temel görevidir.

– Bilimsel ve sanatsal özgürlük, devletin, sermayenin ve dinin baskısını hissetmeden öğretim ve tartışma özgürlüğünü, araştırma yapma, sonuçlarını yayma ve yayınlama özgürlüğünü temsil eder. Akademik özgürlük, teminat altında olmalıdır.

– Bilim insanlarının varlık nedeni olan üniversite özerkliği üniversitenin akademik çalışmaları, yönetimleri ve işleyiş kurallarının kendi iradesiyle belirlenmesi, üniversitelerde, öz yönetim anlayışının geçerli olmasıdır. Bu anlayışla üniversitelerin rektör, dekan, bölüm başkanı gibi tüm yönetim ve denetim görevlerine seçilme üniversitenin bütün bileşenlerinin katılımıyla gerçekleşmeli, yetkiler kişilerden öte kurullarda toplanmalıdır. Üniversitelerin işleyişi siyasi iktidarın müdahale alanı olmamalıdır.

– Üniversiteler eşit, parasız, kaliteli eğitimi bir kamusal hizmet anlayışıyla verebilmeleri için kamu kaynaklarıyla desteklenmelidir. Mali özerklik üniversitelerin kendilerine ayrılan kamu paylarını kendi öncelikleri çerçevesinde kullanabilmeleri olarak görülmelidir.

– Akademik değerlendirme kıstasları, etik ilkeler, iş güvencesi ve işten çıkarılma koşulları adil ve açık bir şekilde düzenlenmelidir.

Doç. Hayri Kozanoğlu
ÖDP Genel Başkanı
2 Ekim 2003, İstanbul