Alper Taş : Hep Beraber Başarabiliriz

1037

1 Kasım sonuçlarını değerlendiren yandaş basın “Gezi isyanında açılan parantez kapandı” dedi. AKP’ye en büyük darbeyi vuran gezi isyanı gerçekten de etkisini yitiridi mi?

Gezi’den sonra AKP’nin tedrici bir gerileme sürecine girdiğini ve bu seçimlerle bunun en azından şimdilik aşıldığını söylemek mümkün. Ancak, Gezi isyanını, salt bu alandaki yansımalarına bakarak değerlendirmek eksik olur. AKP, Gezi isyanını normalin dışına çıkılmış anlık bir tepkiden ibaret gördüğü için, Gezi isyanından sonra tüm araçlarıyla bu dinamiği bastırmaya çalıştı. Ancak Gezi isyanı AKP’nin anladığı üzere anlık bir tepkiye indirgenemeyeceği gibi açılıp kapanacak bir parantez olarak ele alınamaz.

Gezi’nin direnme dinamikleri, sokağa çıkan kesimlerin talepleri bugünkü rejime karşı temelden bir karşıtlığı içeriyor. O yüzden AKP-Saray rejimi geçici olarak bu dinamikleri bugün açısından (1 Kasım) geriletse de, bu talepler ekseninde süren direnişlerde ve halkın büyük bölümünde AKP’ye karşı arayış-direnç biçiminde sürüyor.

Kendi açımızdan bakarsak, Gezi’nin siyasetinin üretilemediği, geliştirilemediği ve kalıcılaştırılamadığını söylemek mümkün. Bu anlamda, Gezi milyonları siyasetini aramaya devam ediyor. Gezi’den sonra, onun referansları üzerinden solda inşa edilebilen tek yeni yapı Haziran Hareketi oldu. Kuşkusuz, Haziran Hareketi tamamlanmış bir hareket değil ve bu anlamda inşa edimesi gereken çok önemli bir zemin. Şunu ifade etmeliyiz ki Gezi isyanıyla beraber aslında AKP bitmişti. Gramsci’nin tabiriyle ‘eski ölmüş ama yeni henüz doğmamıştı’. Gezi isyanı yeniye dair çok önemli bir yön çizmesine rağmen, Gezi’nin hemen ardından girilen peş peşe seçim süreçleri içerisinde Gezi’nin politik taleplerine sahip çıkan, onun birleşik ve yaygın dinamiklerine seslenebilen birleşik bir yeni seçenek oluşturulamadı. Gezi muhalefet tarafından sembolikleştirildi. Seçimlerde daha çok stratejik oy kullanma biçimini alan, bu anlamda AKP’ye HAYIR diyen negatif bir siyaset hakim oldu. Gezi milyonları bu doğrultuda hareket etti. Bu durum bir seçeneksizliği işaret etti. Seçenek ancak AKP-Saray rejiminin karşısında Türkiye’yi yeniden kuracak bir bütünlüklü Haziran programı ile geliştirilebilirdi. Bu yapılamadı.

Öte yandan seçim platformunun dışında, toplumsal mücadele zeminlerinde de Gezi isyanının ortaya koyduğu siyaseti ete kemiğe büründürecek bir halk muhalefeti seçeneği de geliştirilemedi. Haziran Hareketi’nin bu doğrultudaki çabaları, seçim platformunun, temsili demokrasinin hesapları ve kitapları içerisinde kendine bir alan açamadı. Şimdi bu süreçlerden ders çıkartıp önümüzdeki döneme bakmalıyız. Önümüzdeki dönemde Gezi’nin yeniden üretilmesini, yaygınlaşmasını ve örgütlü güce dönüşmesini sağlayacak olan mahallede, sokakta, iş yerinde, saldırıların yoğunlaştığı her noktada halkın birleşik mücadelesinin geliştirilmesidir. Bunu esas alarak, bu mücadeleye paralel 2019 seçimlerini de  bugünden görebilen bir yerden Gezi siyasetinin ilkeleri ve felsefesi doğrultusunda halkın öz örgütlerine, Meclislere dayalı bir tarzda halkın iktidarının önünü açan bir siyaseti de geliştirmeliyiz.

* 7 Haziran ile 1 Kasım seçimleri arasında sağ-muhafazakar oylar hesaplandığında büyük fark gözükmüyor. Buna rağmen 1 Kasım sonrası toplumsal muhalefet odaklarında yenilgi iklimi hakim. Bu durumu nasıl değerlendiriyor sunuz?

7 Haziran’da AKP’nin tek başına iktidarını kaybetmesi -biraz da abartılı biçimler alsa da – genel olarak bir iyimserlik havası yarattı. 7 Haziran sonrası AKP tarafından geliştirilen savaş konsepti ve onun bir parçası olarak şekillenen 1 Kasım seçim sonuçları, bu iyimserliği yok etti. Şimdi, yine biraz abartılı biçimde yaşanan karamsarlığın nedenlerinden birisi bu. Elbette herkes neler yaşanabileceği noktasında haklı bir kaygı içerisinde. Ama bu kaygının insanları pasifleştiren, kendi dünyasına döndüren bir sonuca değil, bugünkünü aşan bir direnme mücadelesine dönüştürülmesi gerekiyor. Hani, memleketi terk edip gitmek üzerine söylenenlere bakınca biraz şaşırmak ve üzelmemek de elde değil. Ama tümüyle böyle düşünenleri suçlamak da doğru değil. Milyonlarca insan tutunacağı, güveneceği,  gelecek düşünü yeniden üreteceği bir umut arıyor. Mesele bu umudun yaratılması. Onun için de şimdi içe kapanarak, halka küserek değil aksine bu karanlık girdaptan ülkemizi nasıl çıkaracağımızı birlikte düşünerek, yeni yollar açmaya odaklanmamız gerekiyor.

Evet, ülke gerçekliği tüm çıplaklığıyla karşımızda duruyor. Milliyetçi-muhafazakar toplumsal bir yapı özellikle 12 Eylül’den sonra örgütlü bir biçimde geliştirildi. 21.yüzyılın dinsel, kültürel ve kimlik temelli siyaseti de bunu besledi. AKP, bu sağ milliyetçi-muhafazakar kesimin neredeyse tek temsilcisi olmasıyla belirleyici bir güç haline geldi. 7 Haziran’la 1 Kasım arasındaki farka baktığımızda da 7 Haziran’da, milliyetçi oylar MHP ve BBP eksenine, muhafazakar oylar HDP, Saadet ve Hüda-Par’a dağılmıştı. AKP savaş konsepti içerisinde dağılan bu oyları geri topladı.

Bu kültürel-ideoljik iklim ülkemizin gerçekliği. Bu gerçeğe sırtımızı dönemeyeceğimize göre değiştirmek için neler yapacağımızı konuşmalıyız. Bu her şeyden önce uzun süreli, çok yönlü ve kapsamlı bir mücadeleyi gerektiriyor. Bu iklimi değiştirmek istiyorsak, halkın bağrında onunla iç içe geçmiş kanalları, zeminleri yaratmamız gerekiyor. Bunları yapmadan bu değişimi sağlayamayız.

Şimdi seçimler öncesi ve sonrasında anket şirketleri sözün, imajın etkisinden söz ediyor. Kuşkusuz siyaset de söylemin de etkisi vardır. Ancak, devrimci bir siyaset açısından halkın gerçek dönüşümü sözün eylemle geliştirildiği noktada yaşanabilir. O yüzden önümüzdeki dönemde iğneyle kuyu kazacak bir sabırla halkın gündelik sorunlarını halkla içi içe çözmeye çalışacak, yeni bir emekçi aydınlanmasına dayanan bir kültürel değişimi de içeren, kurucu  perspektife sahip  bir direniş hareketinin geliştirilmesine ihtiyaç var. Değiştirme iddiası, iradesi ve gücü bunun içinde gelişecektir. Yoksa şimdi halkı kendi suçlarına ortak etmiş AKP iktidarının kötülüklerine bakarak, ona oy veren herkesi de aynı kötülüğün parçası olarak görerek de bir şey yapmak mümkün değil. Yoksullar, ezilenler, emekçiler, işçiler sağ milliyetçi-muhafazakar ideoloji içerisinde kalmaya devam ediyorsa, bunun üzerine düşünmeli ve bu durumu tersine çevirebilecek şekilde dilimizi, çalışma tarzımızı, örgütlenmemizi yenilemeye çalışmalıyız.

* 1 Kasım sonrası ile öncesi arasında temel br farklılık var mı?

1 Kasım sonuçları AKP’ye derin bir nefes aldırdı. İleriye hamle yapabilme imkanı sağladı. Seçim sonrası başlayan yeni Anayasa ve Başkanlık Sistemi tartışmalarında da bunu görmek mümkün. Ancak, bu sonucun esastan bir değişikliğe yol açtığını söylemek mümkün değil. İstikrar beklemek bütünüyle hayal. İstikrar ancak AKP’nin sömürü, baskı politikaları açısından geçerliliğini koruyacak. Yoksa rejimin ve düzenin dayandığı konjonktürel ve yapısal kriz dinamikleri istikrarsızlık üretmeye devam edecek.

AKP karşısında, aslında AKP’den daha büyük bir kesim var. 1 Kasım sonrasında değişmesi gereken, AKP’ye HAYIR diyen milyonların örgütsüzlüğünün aşılması, muhalefet hareketinin dağınıklığının ortadan kaldırılmasıdır. Başka türlü temel bir değişimin gerçekleşmesi zaten mümkün değil. Bu anlamda ülkeyi esastan değiştirecek potansiyel gücün, örgütlü ve kurucu bir güce dönüşmesi gerekiyor. O yüzden temel farklılık, muhalefet hareketi açısından böyle bir mücadelenin ne denli zorunlu ve hayati olduğu gerçeğinin çok net biçimde ortaya çıkmış olmasıdır.

* Kısa vadede yüzde 60 yüzde 40 seçim tercihi değişmeyeceğine göre sol ne yapmalı?

Öncelikle birbirimize daha çok sahip çıkmamız ve birbirimizin iyiliğini daha çok istememiz gerekiyor.

Birbirimizi anlamaya, dinlemeye, daha çok dayanışma içinde olmaya çalışmalıyız. Artık gösteriye, kendini göstermeye dayanan, gerçek zeminleri yaslanmayan ya da gerçeğin çok abartılı bir biçimde ifade edildiği çalışma biçimlerinden uzak durmalıyız. Gösterişi değil, mütevaziliği öne çıkarmalı derinliğine bir siyasi-toplumsal mücadele geliştirmeleyiz.

AKP’nin saldırılarının yoğunlaştığı noktalarda birlikte direnme -dayanışma ilişkisini güçlendirmeliyiz. Sokağın koordinasyonunu sağlayacak şekilde muhalefet hareketinin ortak zeminlerini inşa etmeliyiz. Ama bunların ötesinde başka bir şey yapmak gerekiyor. Hani her zaman bu tür anların ardından bir yenilenme arzusu da ortaya çıkar, ama herkes kısa bir süre sonra bildiğini yapmaya devam eder. Gezi’den sonra da böyle oldu. Bunu değiştirmemiz gerekiyor. Bunun yolu da halkın gündelik sorunlarına onlarla birlikte yanıt arayan, yoksulların, ezilenlerin, emekçilerin mücadelesine omuz veren, kendine onun içinde onlarla birlikte bir varoluş zemini yaratabilen bir hareket olmaktan geçiyor. Mesele artık bunu yapma iradesinin nasıl ve ne kadar gösterileceğinden ibaret. O yüzden şimdi bu sonuçları içine sindiremeyen, bu ülkede yaşanır mı diye umutsuzluğa düşen ya da direnmenin bir yolunu bulalım diyen herkesi birlikte böyle bir mücadeleyi yürütmeye, yeni yollar açmaya çağırıyoruz. Ankara’da katladilen arkadaşlarımızın açtığı pankartta olduğu gibi, ‘umutlarımızı bombalayamazlar’. Umutlarımızı, fikirlerimizi ve hayallerimizi teslim alamazlar. Şimdi ya hep beraber ya hiç birimiz sloganının en güncel olduğu bir dönemin içerisindeyiz. Hep birlikte Başarabiliriz.

*BirGün’de yayınlanan söyleşinin tamamıdır. (Nurcan Gökdemir – Yaşar Aydın)