AKP İKTİDARININ 15 YILDIR KENTLERİMİZE, DOĞAMIZA, YAŞAM ALANLARIMIZA SALDIRILARINA HAYIR

2893

AKP hükümeti 15 yıl boyunca doğa ve kentler üzerine karar alırken, öncelikle ekonomik büyümeyi, sermaye birikimini sağlamayı ve doğanın yandaş şirketler eliyle yağmalanmasını göz önünde bulundurmuştur. Doğa ve kent politikaları bakımından neoliberal modeli sürdüren, yerleştiren bir parti olmuştur. Hazırladığı tüm yönetmelik ve yasa tasarılarında sermaye kesimini hoşnut edecek maddeler bulunmaktadır.

Türkiye Varlık Fonu Kurulması ile Bazı Kanun Ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair 6745 sayılı kanun içinde yer alan Madde 80, hayatın akışını bir şirket faaliyetine dönüştürmekte, ülkenin tüm doğal varlıklarını itirazsız meta hâline getirmektedir. Şirketler istediği yerde istediği büyüklükte devletin vereceği hibe kredilerle yatırım yapabilecek, vergiden muaf tutulacak hatta 5 yıl boyunca çalıştırdığı işçilerin SGK primlerini ve Stopaj vergilerini de devlet ödeyecek. Yatırım yaptığı alanlarda ÇED raporu istenmeyecek. Bakanlar kurulu kararıyla her türlü destek verilecek. Kamulaştırma yoluyla özel mülklere el koyabilecek ve dava açılamayacak…

Toprak koruma kanununda daha önce yapılan değişiklik ile tarım arazileri üzerinde yapılacak her türlü yatırım için kamulaştırma yapılabilecek, arazi vasfı değiştirilebilecek. Miras yoluyla intikal eden tarım arazileri boş kalması halinde devlet tarafından şirketlere verilebilecek.
6 Aralık 2016 tarihinde Resmi Gazetede yayınlanan “Korunan Alanlarda yapılacak Planlara Dair Yönetmelikte Değişiklik yapılmasına dair Yönetmelik” ile;
Daha önce yasalar ve Uluslararası sözleşmelerle ile korunan 1.derece Doğal SİT Alanları, 1.derece Arkeolojik SİT Alanları, Yaban Hayatı Koruma ve Geliştirme Alanları, Ekolojik alanlar, Önemli doğa Alanları, Orman Alanları, Yaylalar, Meralar, Sulak Alanlarda HES, Termik santral, Nükleer santral, Maden ocağı, Taş ocağı v.b her türlü yatırımın yapılabilmesine olanak tanımıştır. Bundan sonra şirketler yararına ne varsa hepsi Başkanın emriyle yerine getirilecektir. Şirketlerin güvenlik görevlileri silah kullanabileceklerdir. Yöresinde şirkete karşı açılan davalar anında durdurulabilecektir. Yatırım projesi alanında kalan araziler kamulaştırma yoluyla şirketlere verilecektir.

Bu alanda Kıyı Kanunu’ndaki değişiklikler, Mera Kanunu’ndaki değişiklikler, ÇED yönetmeliklerindeki değişiklikler, Maden Kanunu’ndaki değişiklikler, Afet riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesi Hakkında Kanun, Varlık Fonu Kararnamesi gibi birçok örnek verilebilir. En son çıkarılan ve kısaca 80. Madde diye anılan yasa ile anayasaya dahi aykırı düzenlemeler yapılmış , sermayenin önü tamamen açılmış , hukuki itiraz yolları kapatılmıştır.

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın, Türkiye genelinde kayıtlı 1273 adet (2.5 milyon hektarlık) doğal SİT alanı hakkında 2013 yılında başlattığı ve halen sürmekte olan ekolojik yeniden değerlendirme işlemi(Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Projesi), doğal ve kültürel varlıklarımızı koruyan mevzuata ülke kalkınması önündeki lüzumsuz bir engel gözüyle bakıldığının tipik bir örneğidir.
15 yıl boyunca halk; ormanını, deresini, toprağını ve bütün yaşam alanlarını Orman ve Su İşleri Bakanlığı, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’ndan korur hale gelmiştir. Türkiye’nin birçok yerinde uygulanan bu politikalara karşı aktif direniş gerçekleşmiş, ekolojik yıkıma karşı çıkanlar terörist, marjinal gibi sıfatlarla tanımlanmış; yine bu rant projelerine karşı çıkan TMMOB gibi meslek örgütleri çıkarılan yasalarla etkisizleştirilmeye çalışılmıştır.

Türkiye bu dönemde savaş koşularında geçerli olan acele kamulaştırma örneklerini görmüş, Yırca’da 6000 ağaç kesildikten sonra ortaya çıkan yürütmeyi durdurma kararlarıyla tanışmış, yürütmesi durdurulan HES (Hidro Elektrik Santralleri) projelerinin resmi törenle açılışına şahit olmuş, mahkeme kararını uygulaması gereken jandarmanın, projeyi durdurmaya gelen halka müdahalesini yaşamıştır.

15 yıl süresince sularımıza, ormanlarımıza, dağlarımıza, meralarımıza, kentlerimize yapılan saldırıları hatırlamaya çalışırsak;
İlk olarak HES projeleri ile ormanlarımıza derelerimize zarar verildi. Özgür akan derelerimizin suyu borulara hapsedildi , oluşan inşaat alanlarında ormanlarımız betonla kaplandı. HES ler önemli bir enerji açığı kapatmadığı gibi doğayı tahrip etti, özellikle Karadenizde ekosisteme ağır zarar verdi. HES şirketlerinin su kullanım hakkını elde ederek ve elektrik satarak kar etmeleri temel hedef oldu.
Derelerimiz özgür akacak, HES lere hayır diyoruz.

Toprak kanunlarında yapılan değişikliklerle verimli tarım alanları imara açıldı. Tarımsal üretim geriledi. On yıllar önce dünyada besin stokları kendine yeten ülkelerden biri iken Türkiye buğday dahi ithal etmeye başladı. Bu konuda tarım çalışma grubumuzun ayrıntılı raporuna bakmak talanın boyutlarını göstermektedir. Tarım alanlarının meraların yok edilmesine hayır diyoruz.

Enerji ve maden projeleri ile dağımıza taşımıza , yaşam alanlarımıza kast ediyorlar.Şirketlere arama ve işletme konusunda sınırsız imtiyazlar verildi.Dağlar delindi,yeşil alanlar tahrip edildi.Artvin Cerattepe direnişi bu konuda verilmesi gereken mücadelenin bir örneği oldu.
İnsan sağlığını, yaşam alanlarımızı ve doğayı tahrip eden madencilik faaliyetlerine hayır diyoruz.

Kar amaçlı girişimler, rant ve mega yatırımlar adı altındaki talanlar ormanlarımızı yok etti. İnşaat , maden, enerji projeleri ormanlık alanlarımızı azalttı. İstanbul’un akciğeri kuzey ormanları , üçüncü köprü ve havaalanı inşaatı nedeniyle bir ağaç kıyımına uğradı.
Ormanlarımızın tahribine yok edilmesine hayır diyoruz.

Türkiye’nin enerji ihtiyacı yanlış verilerle çarpıtıldı, büyük bir açık varmış gibi gösterilmeye çalışıldı. İletim hatlarındaki kayıplarla ilgilenilmedi, altyapı yatırımları yerine şirketlere yüzlerce termik santral lisanları dağıtıldı. Soma Yırca’da termik santral için bir gecede 6000 zeytin ağacı yok edildi.Amasra’da turizmi, balıkçılığı öldürecek ,büyük hava kirliliği yaratacak Avrupa’nın en büyük termik santrallerinden birini yapmak için yıllardır uğraşılıyor.Oysa termik santrallerin çektikleri su ve oluşturdukları atıkların yarattığı zarar Yatağan’da canlı olarak görülüyor. Halk sağlığına ve doğaya zararlı enerji yatırımlarına , termik santrallere hayır diyoruz.

Ege bölgesini işgal etmiş olan RES’lerin(rüzgar elektrik santralleri) durumu da nerdeyse HES’ler gibidir.
Enerji yatırımlarında öncelikle gerçek ihtiyacın doğru tespiti; daha sonra yer ve bölge seçimlerinde sosyo ekonomik, kültürel ve ekolojik değerlerin, bölgede yaşayan insanların görüş ve onaylarının muhakkak göz önününe bulundurulmasının önemli olduğunu düşünüyoruz.

Çernobil ve Fukuşima felaketlerinden sonra bir çok ülke nükleer enerjiden vazgeçer ve nükleer santrallerini kademeli olarak kapatırken, AKP iktidarı ısrarla Akkuyu; Sinop ve İğneada’da nükleer santral kurmak için uğraşıyor.
Bugüne kadar yaşanan kazalardan özellikle de Fukuşima’danöğrendiğimize göre nükleer santral kazalarının, teknolojinin yüksek ya da düşük oluşuyla hiçbir ilişkisi yok. Kazaları asıl korkunç yapan şey önceden öngörülemez oluşlarıdır. Kaçıncı nesil olursa olsun insan-doğa neslini tehdit etmektedir.
Nükleer santraller ,pahalıdır, güvenli değildir, iddia edilenin aksine dışa bağımlıdır, hiçbir zaman hiçbir ülkede halledilemeyen radyoaktif atık sorunu vardır.Nükleer silahlara yol açabildiği için barış düşmanıdır. Nükleer santrallere ve nükleer enerjiye hayır diyoruz.

Özellikle başta İstanbul büyük kentlerimiz şantiye oldu. Kentin anayollarında her gün yüzlerce dev hafriyat kamyonları cirit atıyor.Kent içindeki kamusal alanlar, parklar , deprem toplanma alanları AVM’lerle doldu. AKP’ye yakın müteahhitler ve şirketleri kentleri parselledi. Çıkarılan Afet Yasası ile kentin merkezinde kalan eski yerleşim yerleri riskli alan ilan edildi, kentsel dönüşüm adı altında inşaat şirketlerine peşkeş çekildi. Kamu denetiminden uzak bu süreç dev bir holding haline gelen TOKİ eliyle yönetildi. Askeri alanlar, üniversite arazileri, belediyeler ait alanlar , hazine arazileri TOKİ’ye devredilerek inşaat şirketlerine pay edildi, kent yağmasını önü açıldı.

İstanbul’da ekolojik olarak geri dönüşü mümkün olmayacak, yaklaşık 2 milyon ağacın kesileceği , su havzalarının etkileneceği ve hava kirliliğini tetikleyecek olan 3.Köprü, 3.Havalimanı gibi projelerin nasıl bütün itirazlara kulak tıkanarak alelacele konsorsiyumlar aracılığıyla bitirilmeye çalışıldığını görüyoruz.

Günümüzde neoliberal politikalarla kentler, sermayenin yeni birikim sürecinin yoğun olarak yaşadığı mekanlar haline gelmiştir. Artık kentler birer meta, kentsel dönüşüm politikalarıyla kent merkezinden uzaklaştırılan kent emekçileri ise ucuz iş gücü olarak görülmektedir.

Kentin yağmasına, kentsel dönüşüm adı altında yoksulların yerinden edilmesine, kentlerimizin, parklarımızın , meydanlarımızın betonlaşmasına hayır diyoruz.
AKP iktidarı mega projeler adı altında köprüler, otoyollar, tüneller yaptırarak güçlü Türkiye masalları anlatıyor. Şirketlere verilen hazine garantileri sebebiyle halkın cebinden milyarlarca lira ,kullanmadığı hizmetler için holdinglere aktarılıyor.Yap işlet devret modeli ile yaptırılan şehir hastaneleri için şirketlere hasta garantisi verildi, koruyucu hekimlik yerine halkın hastalıklarından para kazanmanın yolları açıldı. Başta gerçek üstü Kanal İstanbul projesi olmak üzere bütün rant amaçlı ,doğayı yok edecek, gerekliliği tartışılır ,halkın yararına olmayan yatırımlara hayır diyoruz.

Kentlerimize, doğaya, yaşam alanlarımıza yapılan bütün bu saldırıları arttırmak, hukuki bir kılıf uydurmak için çıkarılan 6745 sayılı kanunun 80. maddesi ise anayasaya ve uluslararası sözleşmelere açıkça aykırıdır. Bakanlar kuruluna sahip olmadığı yetkiler veren, meclisin işlevini ortadan kaldıran bu kanun ve onun sermaye ayağını oluşturan Türkiye Varlık Fonu doğaya, kentlere, yaşama karşı açık bir savaş ilanıdır. Madde 80 bildiğimiz anlamda hukukun ortadan kaldırılması doğa üzerinde cirit atacak akıl almaz bir sermaye tahakkümünün yeni düzen olarak tanımlanmasıdır.

Madde 80’e hayır diyor ve Anayasa Mahkemesi tarafından iptalini talep ediyoruz.
Sonuç olarak görüldüğü gibi doğa ve yaşam alanlarımıza yönelik saldırıların temelinde sınıfsal saldırılar vardır. Bu saldırılar giderek derin bir adaletsizlik ve eşitsizlik de üretmektedir.
Bu saldırılar emekçi kesimin geçim kaynaklarını yok etmektedir. Toprak kirlendiğinde, iklim değişikliği sonucu kuraklık oluştuğunda, siyanürlü maden araması sonucu yer altı su kaynakları kirlendiğinde, alternatif olarak sunulan HES projeleri sonucu dereler kuruduğunda; o suya bağlı yaşamını sürdüren halkta mağdur olmakta, yaşam koşulları daha da kötüleşen halk göç etmek, büyük kentlerde ucuz iş gücü olmak zorunda bırakılmaktadır.

Özgürlük ve Dayanışma Partisi ekolojik sosyalizmi savunan bir partidir. Ekolojik yıkımla mücadele için mutlaka ekolojik sorunları yaratan kapitalizmle mücadele edilmesi gerekmektedir.

Bu hat çerçevesinde Cerattepe’de 1700 rakımda maden projesine karşı direnen Artvinlilerin, Andon Yaylası’nda ineğini satarak HES’lere dava açan Kazım Amca’nın, Samistal Yaylası’nda Yeşil Yol Projesi’ne karşı çıkan Havva Ana’nın, Manisa’da zeytinine sahip çıkan Yırca Köylüsünün, Edirne’de parkına sahip çıkan Kıymet Teyze’nin, Amasra’da yıllardır termik santrale karşı mücadele edenlerin, RES’lere doğasını koruyan Bodrumluların, Antalya’da ormanına derelerine suyuna, şelalelerine ,yaban hayata sahip çıkan köylülerin, Kurşunlu şelalesine, Konyaaltı sahillerine sahip çıkan Antalyalıların yanında olacak, HES‘lere karşı mücadelede yitirdiğimiz Metin Hocanın izinde; suyuna, kentine, doğasına, tüm yaşam alanlarına sahip çıkanları birleşik bir mücadele hattında bir araya getirmek için çaba gösterecektir.

DOĞA KENT VE YAŞAM ÇALIŞMA GRUBU
SÖZCÜSÜ NAZMİ ALGAN