AKP Hükümetinin Ekonomik Programının eleştirisi

1890

AKP hükümetinin, ekonomik programı, serbest piyasa ekonomisini derinleştirmeyi, ekonomide kamu mülkiyetini tasfiye etmeyi, ülke ekonomisini tamamen uluslararası sermayenin talep ve çıkarlarına göre yapılandırmayı öngören neo-liberal bir perspektife sahiptir. Bu yönelimiyle önceki hükümetlerden farklılık göstermemekte, dolayısıyla emeği ile geçinen kesimlere, işsiz ve yoksul kitlelere bir umut bile aşılamayı başaramamaktadır.

58. Hükümet programı, Özal döneminden de izler taşıyor. “Güven ortamını bir tesis edelim, siyasi ve ekonomik istikrarı sağlayalım gerisi gelir” zihniyeti, diğer bir deyişle “sızıntı ekonomisi” anlayışı programa damgasını vuruyor.Hükümet piyasa dostu yönelimini ispatladıkça, piyasalar da bunu karşılıksız bırakmayacak; makro istikrar sağlanacak, artan yatırımlar, patlayan üretim, zaptedilemeyen kârlarla ekonomi düze çıkacak. İşte bu arada akmasa da damlayacak, damlamasa da sızacak, sıradan insanlar da bundan sebeplenecek. Bir anlamda komşuda pişecek, yoksul halka da düşecek…

AKP sözcüleri her fırsatta IMF programından sapmayacaklarını yineleyerek, “seçimler IMF programını kimin uygulayacağını belirlemek için yapılıyor” tezlerini doğruluyorlar. Metinde, “reel sektör, sosyal politikalar, tarım konularında (geriye ne kaldı ki!) IMF ile müzakereler yapılacaktır” deniyor. Bu da hükümetin bir pazarlığa oturma niyeti olduğunu düşündürüyor. Bu hükümet, IMF karşısında sınırlı bir manevra alanı yaratsa da, örneğin faiz dışı bütçe fazlasını %6.5’tan %5’e düşürtmeyi başarabilse de programın genel yönelimi değişmeyecek. 

58. hükümet programı, bekleneceği üzere devleti küçültmekten söz ediliyor. Eğer devletin büyüklüğünü yeni Maliye Bakanı gibi, ürkütücü faiz rakamını da ekleyerek tüm bütçe harcamaları olarak tanımlarsanız, doğru GSMH’nın %40’ı boyutunda bir devletle karşılaşırsınız. Bir de 2003 bütçesindeki 65 katrilyon faiz rakamını düşerek hesaplamayı deneyin, ekonomide AB ülkelerinin yarısını bile bulmayan %21’lik küçücük bir devlet payı olduğunu anlarsınız. Diğer bir deyişle AKP’ nin ‘’vizyonunda’’ yurttaşa hizmet götüren devlet küçücük, rant çevreleri için para basan devlet heyula gibi.

Lojman mevzuu da pek farklı değil. Milletvekili lojmanlarının satışa çıkarılması kendi bilecekleri iş. Eğer çok istiyorlarsa, onların fedakârlıklarını alkışlayabiliriz de. Ama sıra hemen dar gelirli kamu çalışanlarının lojmanlarına gelir de, gelir dağılımı bozukluğunu biraz olsun törpüleyen bu olanak da ortadan kalkarsa, buna pek hayırlı bir gelişme denemez. Daha gerçekçi uygulama, mevcut lojmanların kamu çalışanlarınca siyasi, dini pozisyonlarına bakılmaksızın dönüşümlü kullanımı olabilir.

Belki de sorun, AKP’nin yoksul kesimin oylarını alarak iktidara gelmesi nedeniyle, gittikçe eriyen sosyal devlete sahip çıkacağı yanılsaması yaratmasında yatıyor. Devletin sosyal alanı boşaltması, tarikat, cemaat ilişkilerinin güçlenmesi, tutunacak bir dal arayan insanların din temelli örgütlenmelere yönelmesi anlamına gelir ki, AKP’nin biraz da bu sürecin ürünü olduğunu hatırlamakta yarar var. 

Bu nedenle, sosyal politikalar bölümünde bir temenni babında “gelir dağılımını düzelteceğiz” cümlesiyle yetinilmesine; “eğitime yaklaşım” bölümünde paralı eğitimden söz etmeyip, türban sorununa sinyal veren “eğitimin önündeki her türlü engelin kaldırılacağı ifadesi bulunmasına”, “sağlık sistemi” bölümünde de hastanelerin mali özerkliğinin sağlanacağı “müjdesiyle” paralı sağlığa yeşil ışık yakılmasına şaşmamak gerekir.

Üç ay içinde yoksul ailelere yardım programları başlatma sözüne gelince; Dünya Bankası, “yapısal uyum programlarının” en vahim sonuçlarını törpülemek, sosyal patlamaları önlemek amacıyla Türkiye gibi bu uygulamalardan en fazla etkilenen ülkelere “sosyal riski önleme programı” başlığı altında borç vermeyi öneriyor. Bu öneri 57.hükümet döneminde, özellikle zamanın Dışişleri Bakanı İsmail Cem’in müdahalesiyle buzdolabına kaldırılmıştı. Şimdi bu programın hayata geçirileceği, AKP tarafından “fakir fukaraya, garip gurebaya bakma” etiketiyle pazarlanacağı anlaşılıyor. Bu mevzu yoksul yurttaşların onurunu kıracak bir şekilde “modern sadakaya” dönüştürülmeyip de, ILO standartlarına uygun, “aile yardımı” şeklinde uygulanırsa, bir derde çare olabilir.

Haliyle hükümet sözcüleri Milli Selamet Partisi’nden beri alışageldiğimiz “büyük proje” vaatlerini de dillerinden eksik etmiyorlar. Örneğin, 15 bin kilometre “duble yolun” hangi kaynakla, hangi ihtiyacı karşılamak için yapılacağını kimse bilmiyor. Aynı şekilde kamu ortak hesabı, yurtdışında çalışanların tasarruflarının yurda çekilmesi gibi klasik Refah projeleri de tekrar ısıtılıp önümüze konuyor.

Mali miladın kaldırılacağı açıklaması ise, fazla yoruma gerek yok, AKP’nin sermaye kesimine karşı hiçbir disiplin uygulamaya niyeti bulunmadığını gösteriyor. Vergi barışı ise, Özal döneminde aksi ispatlanan, vergi oranlarını düşürünce vergi gelirleri artar şeklindeki, “arz yönlü ekonomi” anlayışının bir kez daha denenmesinden başka bir anlam taşımıyor. Zorunlu tasarruf kesintilerinin ödenmesi için, seçim öncesi vaatlerin aksine hükümet programında herhangi bir ifadeye rastlanmaması da emek kesimine karşı samimi davranılmadığını doğruluyor. BDDK ile ilgili polemiklerin de, Bozuyük buluşmasının tarafları “Karamehmet, Süzer, Toprak” üçlüsüne verilen vaatlerin ilk adımı olduğu tahmin edilebilir.

Kısaca, hükümet programı merkez sağ partilerden pek farklı olmayan, neo- liberal politikaları uygulama vaatleri veren bir siyasi iradeyle karşı karşıya bulunduğumuz izlenimini veriyor. Bu durumda emek kesimine taleplerini yükseltmek, verdiği oyların hesabını sormak,işsizliğin ve yoksulluğun azaltılması için alternatif politikaların uygulanması mücadelesini vermek düşüyor. ÖDP’ nin emekten yana kararlı tavrıyla bu mücadelenin önemli bir bileşeni olacağından kimse şüphe etmesin. 

58.Hükümet ve Tarım Programı  

58. Hükümetin sunduğu programda tarım sektörünün durumu doğru tespit edilmekte fakat önerilen çözümler Türkiye çiftçisinin yararına değildir. Çözümler uluslararası büyük tarım ve gıda şirketleri yararınadır.

Türkiye’nin kırsal alan fotoğrafı 3 kasım seçimleri öncesi AKP’ nin de programda belirlediği gibiydi. 58. Hükümet Programında da tarıma ilişkin sorunlar benzer şekilde belirlenmiştir.

Hükümet programında tarım kesimi şöyle değerlendirilmektedir:

“Ne yazık ki, ülkemizde köylülerimiz ve çiftçilerimiz yıllarca ihmal edilmiş, özellikle son yıllarda yaşanan derin ekonomik krizden tarımda çalışan vatandaşlarımız çok olumsuz etkilenmiştir. Uygulanmakta olan ekonomik program, maalesef bu kesimin problemlerine gerekli duyarlılığı göstermemiş, çiftçilerimiz daha da zor duruma düşürülmüştür.

Türkiye’de tarım sektörünün GSMH içindeki payı yüzde 14’e gerilemiştir. Öte yandan, toplam sivil istihdamın yaklaşık yüzde 40’ı tarım sektöründe çalışmaktadır. Bu nedenle, tarım sektörü sadece ekonomik politikalar kapsamında değil, öncelikli olarak sosyal politikalar kapsamında ele alınacaktır.”

Evet… Bu fotoğraf doğrudur. Bunlar önceki hükümetlerin tarımda dışa bağımlı politikaların uygulamaları sonucunda sektörün yaşadığı tahribat, içine düşürüldüğü olumsuz durumdur. Ama, bunun ana nedeni IMF’ nin bir dizi dayatmasından biri olan hükümetin kaldırdığı tarımsal desteklerdir. Yani; düşük faizli zirai kredi, üretim girdilerinde sübvansiyonun kaldırılması ve destekleme alımlarından vazgeçilmesidir. kısacası; bu fotoğraf fiyat ve girdi destekleri diyebileceğimiz desteklerin tümünün kaldırılarak yerine tek başına Doğrudan Gelir Desteğinin (DGD) uygulanması sonucunda oluşan fotoğraftır.

58. hükümet programında; kaldırılan tarımsal desteklemelerin sürdürüleceği söylenmemekte, aksine, IMF ve DB’ nın geçmiş hükümetler aracılığıyla başlattığı -tüm desteklerin yerine tek başına ikame ettirdiği! -DGD’ ye devam edeceğini açıklamaktadır! Ayrıca, arz açığı olan ürünlerde de DGD’ ye devam edileceğini, diğer ürünleri üreten çiftçilerin durumunun ne olacağı ise belli değildir.

Önce AKP’ in sunduğu Hükümet Programındaki tarıma ilişkin çözüm öngörülerine toplu bir göz atalım. 

“Tarım politikalarımızın temel hedefleri; ülkemizin temel gıda ürünleri üretimi bakımından sadece kendi kendine yeterli olmakla yetinmemesi, uluslararası piyasalarda rekabet edebilmesi, verimli tarım arazilerinin sürekli işlenir halde tutulması ve tarımsal üretimde verimliliğin artırılmasıdır…” deniyor.

Yine programda bu yaklaşıma çözüm olarak:
” Bu temel hedeflere ulaşmak için aşağıdaki politikalar uygulanacaktır:” 

“…Fiyatların serbest piyasada oluşması esas alınarak, üretimin piyasa koşullarındaki talebe göre yönlenmesi sağlanacaktır. Devlet, tarım ürünlerinin ticaretini yapmayı bırakacaktır… “deniyor

Üreticilerin örgütlülüklerini sağlamadan, pazar hakimiyetini sağlayacak yapılara kavuşturmadan, “fiyatların serbest piyasada oluşmasını esas alacağız, üretimin piyasa koşullarında talebe göre yönlenmesini sağlayacağız, devlet olarak, tarım ürünlerinin ticaretini yapmayı bırakacağız” demek; “Uluslar arası Para Fonu’ un (IMF) ve Dünya Bankası’nın (DB) dediklerini yapacağım demektir. Çiftçilerin ekonomik ve demokratik örgütlenmelerini gerçekleştirmeden böyle bir uygulamaya geçmek, Türkiye çiftçisinin lehine değil, uluslar arası büyük tarım ve gıda şirketlerinin lehine olacaktır.

“…Ürün borsalarının gelişmesi desteklenecek, bu borsalarda vadeli işlemlerin başlatılması için gerekli önlemler alınacaktır…” 

Vadeli işlemler borsasını öngörmek çiftçilerin özellikle küçük ve yoksul çiftçilerin yararına bir uygulama değildir. Çünkü, küçük üreticilerin (kırsal alanın çoğunluğu) büyük çiftçiler gibi ürünlerinin değerini bulması için bekletecek ekonomik güçleri yoktur. Bu madde büyük çiftçiler ve tüccarlar gözetilerek programa konulmuş bir maddedir.

“…Tarımda devlet desteği, her bölge ve her ürün için ayrı ayrı projeler kapsamında ele alınacak, programlar uygulanırken ülkemizin gerçekleri göz önünde bulundurulacaktır…” 

Tarımda devlet desteği, üretimden kopuk, üretim ve verimlilikle hiçbir ilişkisi kurulmadan (DGD uygulaması) köylülükten çiftçiliğe geçişin önünü tıkayan irrasyonel bir uygulamadır. Bu uygulama ve diğer uygulamalarla birlikte Türkiye’yi kendi kendine yeterlilikten çıkaran, hükümetlerin devamı niteliğinde bir uygulama olacaktır.

Hayvancılık alanında ise;
“Üretici örgütlenmeleri teşvik edilecek, daha büyük ölçekteki işletmelerin oluşması sağlanacak, böylece ölçekten doğan ekonomi elde edilecektir. Entegre hayvancılık işletmelerinin kurulması desteklenecektir.” 

Bu madde ile çökmüş hayvancılığı canlandırmayı değil, “büyük ölçekte” hayvancılık yapacakların teşvik edileceği söyleniyor. Önceki hükümetler, IMF direktifleri ile Et ve Balık Kurumu (EBK), Türkiye Süt Endüstri Kurumu (TSEK) Yem Sanayii ‘ni (YEM-SAN) satarak büyük sermayeye sadece arsalarını değil, hayvan ve hayvansal ürünlerin pazar payını peşkeş çekmişti. Hayvancılık da çökmüştü. 58. Hükümet de bu büyük işletme sahiplerini teşvik edeceğiz, diyerek hayvancılık sektörüne çözüm değil, onlara çözüm getiriyor. Bu uygulamayla IMF politikalarına devam edileceğinin hem IMF’ ye hem de İlgili yerlere mesajını veriyor. 

Seçim sürecinde “tarım reformu” ve sosyal kesimlere daha çok destek sağlama vaadinde bulunan AKP, yukarıdaki çözüm için sundukları -sektörün sorunları karşısında- çok eksik , yanlış ve bir önceki hükümetlerin uyguladığı IMF patentli programın devamı niteliğindedir.

58. Hükümet programında çiftçilerin acil sorunları olan; zirai kredi borçları, mazot , elektrik, su fiyatları hakkında tek kelime edilmemektedir. Bu sorunları yok sayıyor ya da görmezden geliyor. Programda belirsizlik çok fazla, belli olanlarda bilinen, uygulanan IMF programlarının devamı niteliğinde. 

Hükümet programı; tarımcının durumunu iyileştirici bir şey getirmiyor. Program üretici ve tüketicilerin ihtiyacı olan gıda üretiminin devamını sağlayamayacaktır. Üreticiler, piyasa koşulları karşısında korumasız kaldıklarından üretemeyecek, tüketiciler de ithal ürünlere mahkum olacağından pahalı tüketmek zorunda kalacaktır…

IMF, Dünya Bankası ile hükümetlerin seçim öncesi tarım kesiminde yaptığı tahribatın onarılması için çiftçilerin (seçmenlerin) kurulacak hükümetten istekleri ne idi, bir hatırlayalım.

Çiftçilerin istekleri;

-IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı tarımsal politikaların uygulanmaması,
-Tarımda desteklerin sürdürülmesini, Doğrudan Gelir Desteğini (DGD) üretim planlaması için diğer desteklerin yanında ek olarak verilmesi,
-Taban Fiyatlarının maliyetin üzerinde belirlenmesini, destekleme alımlarına devam edilmesini, bedellerinin üreticiye peşin olarak ödenmesini,
-Tarımsal kredi faizlerini düşürülmesini, birikmiş kredi faizlerinin silinmesini,
-Tarım Satış Kooperatifleri ve Birliklerindeki Yeniden Yapılandırma Kurulları’nın kaldırılmasını, sanayilerinin A.Ş’lere dönüştürülmesini öngören 4572 sayılı yasanın ilgili maddesinin iptalini yine adı geçen yasadaki devletin birlikleri desteklemesini engelleyen maddesinin yasadan çıkarılması,
-Tarımsal KİT’lerin özelleştirilmesinin durdurulmasını, özelleştirme kapsamına alınanların kapsamdan çıkarılmasını (TEKEL –Türkiye Şeker Fabrikaları, Türkiye Gübre Sanayi A.Ş. (TÜGSAŞ) Özelleştirilenlerin de iptal edilmesi,
-Ziraat Bankası ile TARİŞBANK’ı özelleştirme yerine, sektör bankacılığı yapmak üzere üreticilerin demokratikleştirilmiş örgütlerine bedelsiz devredilmesi,
-Üretici örgütlenmelerinin önündeki yasal engelleri kaldırılması,
-Türkiye Ziraat Odaları Birlikleri’nin yasasındaki demokratik olmayan yasa maddelerinin ayıklanmasını, çiftçilerin haklarını araması için gerekli maddelerin eklenmesi,
-Üreticilerin pazara sahip kılınmasını, yani üreticinin üretimden pazarlamaya örgütlenmesinin önünü açacak yasal düzenlemelerin yapılması,
-Toprak ve suyun korunması için gerekli yasa çıkarılması ve bilinç oluşturulması,
-Hayvancılığın geliştirilmesi ve tüketicilerin sağlıklı hayvansal ürünlere sahip olması için Veteriner İşleri Genel Müdürlüğünün yeniden kurulması,
-Çiftçilerin birim alandan fazla ürün elde etmek, araştırma, üretim planlaması ve pazarlama tekniklerini geliştirmeleri için kamunun tüm olanaklarının kullanılması,
-Üretim girdilerinin;( tohumluk, gübre, mazot, ilaç,su) KDV oranının yüzde 1’e indirilmesi,
-Tarımda kullanılan su, mazot ve elektriğin piyasa fiyatının 3 de 1 fiyata çiftçiye verilmesi,
-Çiftçileri kapsayacak bir tabii afet yasasının çıkarılması,
-Tarım sigortasının tüm zararları kapsayacak şekilde çıkarılmasını ve primlerinin de önemli bölümünün devletçe karşılanması,
-Çiftçilerin, BAĞ-KUR aidatlarının yıllık ödenmesini ve bu sürede sağlık hizmetlerinin verilmesi hakkının tanınması, çiftçilerin istekleri idi.

Şimdi, Çiftçiler tek başına hükümet olan AKP’ den bunları bekliyor. 

(ÖDP İstanbul İl binasında Genel Başkan Yardımcısı Alper Taş, PM Üyesi Doç. Dr. Hayri Kozanoğlu ve PM Üyesi Abdullah Aysu’nun AKP Hükümet Programına karşı birlikte yaptıkları basın toplantısı metnidir.)

3 Aralık 2002 / İstanbul